Hiçbir Şey “Normal”e Dönmekten Daha Kötü Olamaz-Nazen Şansal Reviewed by Momizat on . Yaşadığımız dünyayı ve ekosistemi yeniden tartışacağınız makalemiz, Argasdi’nin Pandemi özel sayısından okurlarla buluşuyor. Doğa üzerinde kazandığımızı zannett Yaşadığımız dünyayı ve ekosistemi yeniden tartışacağınız makalemiz, Argasdi’nin Pandemi özel sayısından okurlarla buluşuyor. Doğa üzerinde kazandığımızı zannett Rating: 0
You Are Here: Home » Yayın » Argasdi » Hiçbir Şey “Normal”e Dönmekten Daha Kötü Olamaz-Nazen Şansal

Hiçbir Şey “Normal”e Dönmekten Daha Kötü Olamaz-Nazen Şansal

Yaşadığımız dünyayı ve ekosistemi yeniden tartışacağınız makalemiz, Argasdi’nin Pandemi özel sayısından okurlarla buluşuyor.

bats-2Doğa üzerinde kazandığımızı zannettiğimiz her zafer için doğa bizden öcünü alır. Artık anlamalıyız ki; bizler hiçbir zaman doğaya egemen olmak gibi bir çaba içinde olmamalıyız. Tersine; etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parça ve onun tam ortasında olduğumuzun bilinciyle davranmalıyız. (F. Engels, Doğanın Diyalektiği)                                                              

Tarihin çeşitli dönemlerinde insanlığın başına musallat olan salgın hastalıkları, doğanın verdiği sinyaller olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Ortaçağ’da yaşanan vebanın farelerden, geçtiğimiz yüzyılda milyonlarca insanın ölümüne neden olan grip türlerinin çiftlik hayvanlarından kaynaklandığı; AIDS’in, insanın maymun eti yemesi veya maymun tarafından ısırılmasıyla ilk kez ortaya çıktığı düşünülüyor. Kuş gribinin kanatlı hayvanlardan, SARS ve EBOLA virüslerinin de yarasalardan insana geçtiği biliniyor.

“Hayvan Enfeksiyonları ve Yeni Pandemiler” kitabının yazarı David Quammen şunları söylüyor: “Tropik ormanları ve vahşi yaşam alanlarını istila ettik. Buralarda bulunan ve insan türünden uzak şekilde evrimleşen çok sayıda bitki ve hayvanda bilinmeyen virüsler var. Yaşadıkları ağaçları kesiyoruz, onları kafeslere koyuyoruz, öldürüyoruz. Hayvan pazarlarında etlerini satıyoruz. Virüslerin doğal ev sahiplerini öldürünce onlar da yeni ev sahipleri aramaya başlıyor. Biz bu bilinmeyen virüslerin yeni yaşam alanları haline geliyoruz.”

Kabahat yarasada mı?

İnsanın, ekosistemi paylaştığı diğer hayvanlarla gerek gıda gerekse üretim anlamındaki ilişkisi hep vardı ve olacaktır da… Ancak son yıllarda çevresel bozulma, iklim değişimi, yaban hayata neredeyse hiç alan bırakılmaması ve şehir yaşamının kalabalıklaşmasının yanı sıra artan yoksullukla birlikte bu ilişki, insanın aleyhine dönmeye başlıyor ve pandemi gibi sonuçlara yol açıyor. Yaşam alanları yok edilen pek çok hayvan -eğer hala soyları tükenmediyse-  hayatta kalmak için habitatlarını ve beslenme alışkanlıklarını değiştiriyor. Örneğin rakunlar, sincaplar, tilkiler, kuşlar, çakallar ve maymunlar şehir içindeki yeşil alanlarda, parklarda ya da insanların artıklarının bulunduğu çöplüklerde yaşıyor.

Doğal kaynakları kar nesnesi olarak gören vahşi kapitalizmin acımasızlığı sadece doğaya karşı değil elbette; insan da eziliyor, yoksullaşıyor, yozlaşıyor bu süreçte. Kimisi karnını doyurmak, kimisi kesesini doldurmak için kültürel ve coğrafi özelliklerine göre kullanıyor, tüketiyor, yiyor çevresindeki hayvanları… Bu durumda kabahat yarasada mı, virüse aracılık eden bir başka hayvanda mı, yoksa genel olarak insanda mı? Aslında hiçbirinde. Kabahat, insanı doğadan yabancılaştıran ve ikisini de iliğine kadar sömüren bu sermaye düzeninde.

Mekanın sahibi geri geldi

İnsanın ekosisteme aşırı müdahalesi, bir yandan iklim krizi ve yeni tip öldürücü virüslerin ortaya çıkmasına sebep olurken öte yandan korona virüsünden korunmak için alınan önlemler doğayı iyileştiriyor. Araç kullanımının azalması, birçok işyerinin kapalı olması, fabrikaların üretim hızının düşmesiyle fosil yakıt kullanımı büyük oranda azaldı ve dünyanın pek çok büyük kentinde hava kalitesi artmış durumda. Turist yoğunluğundan kurtulan Venedik kanallarındaki su temiz akmaya, Hindistan‘ın İndu Nehri’nin kaynak olarak beslendiği buzullar tekrardan oluşmaya başladı. Endüstriyel kirliliğe biraz olsun ara verilmesiyle, kuşlar için önemli yaşam alanları olan göllerde nisbi bir temizlenme yaşandı. İnsanların evlere kapanmasıyla yaban hayvanları şehirlere indi. Otobanlarda pumalar, metrolarda geyikler, kıyılarda balina ve yunuslar görüldü. Avcılık faaliyetlerinin durmasıyla orman hayvanları rahat bir nefes aldı. Bizler baharı evlerde kapalı şekilde kaçırırken mekanın sahibi geri geldi. Peki, pistten almamız gereken bebeler kimler? Sürekli büyüme hırsıyla doğayı talan eden şirketler ve onların çıkarlarını kollayan hükümetler! Rekabetçi ve tüketimci yaşam tarzını bize tek seçenek gibi gösteren kapitalist değer(sizlik)ler.

Koronanın ekolojiye olumlu etkisi kalıcı değil

Öte yandan sağlık krizinin hemen ardından ciddi bir ekonomik ve sosyal kriz gelecek gibi görünüyor. Bu da ekoloji için kötü haber… Ekonomik bir krizle karşı karşıya olan toplumlarda tüm çabalar “iyileşme” üzerine yoğunlaşır. İyileşme ise şirketlerin büyümesi, daha fazla üretim ve tüketim olarak algılandığında, kamusal hizmetler azaltılıp kamu bütçeleri özele teşvik politikalarına yönlendirilebilir. Krizi önlemek için, bize pek tanıdık gelen ekonomik paketler devreye sokulabilir. Kamu kaynaklarının yanı sıra (halen peşkeş çekilmemiş) doğal kaynaklar da, daha fazla kar elde etmesi ve krizi atlatabilmesi için sermayenin hizmetine verilebilir. Hükümetlerin önceliği de oy kaygısı, istihdam ve ekonomik iyileşme olacağından çevre ve ekoloji ikinci plana atılabilecektir. Pandemi sürecinden önce başlayıp bu dönemde daha da artırılan korku, güvenlik paranoyası ve baskıyla insanlar haklarını savunmak için örgütlenmekten ve aktif olmaktan da çekinebilecektir. Zaten işsiz kalan ya da güvencesiz bir işte çok düşük ücretle çalışan ve ay sonunu getirmek için mücadele edenlerin, ekonomiden önce ekoloji fikrinden harekete geçmesi daha da zorlaşabilir.

Distopya mı ütopya mı yaşayacağımız bize bağlı

Hepimiz artık “normal”e dönmek istiyoruz. Ama bugüne kadar yaşadığımız “normal”in, bizi karanlık bir distopyaya sürüklediğini görmek zorundayız. Şayet doğanın verdiği mesajları doğru okur ve insan ile diğer türler arasındaki ilişkiyi yeniden düzenlemek için fırsata dönüştürebilirsek; sistemin dayattığı sürekli üretim ve tüketim çılgınlığından, bencil yaşam tarzından kurtulabilir, bu süreçte değerini bir kez daha anladığımız dayanışmacı bir topluma doğru evrilebilirsek, yarın bir ütopyaya da uyanabiliriz. Hintli yazar Arundhati Roy’un dediği gibi:

Bu, bir dünya ile diğer bir dünya arasındaki geçit. Önyargılarımızın ve nefretimizin enkazlarını, bütün cimriliklerimizi, veri tabanlarımızı, ölü fikirlerimizi, ölü nehirlerimizi ve arkamızda beliren dumanlı gökyüzünü de peşimizden sürükleyerek bu geçide girmeyi seçebiliriz. Ya da hafif bagajlarımızla, başka bir dünyayı hayal etmeye ve onun için savaşmaya hazır olarak, onun içinde yavaş yavaş yürüyebiliriz.

 

Leave a Comment

© 2011 Powered By Wordpress, Goodnews Theme By Momizat Team copyLEFT

Scroll to top