Diren Yazı İle – Celal Özkızan

İnsan, sadece nasıl direneceğine dair yöntemler bulduktan sonra başlamaz direnmeye; direnmeye karar verir ve etrafındaki her şey yavaşça bir direniş aracına dönüşmeye başlar.

İnsan en çok da kendine direnmeye ihtiyaç duyar; çünkü direnmek, en önce kendinize direnmekle başlar. Bunu ruhani bir mesaj olarak ya da içsel bir yolculuğa gizemli bir davet biçiminde söylemiyorum, yanlış anlamayın. Aksine, doğanın ve toplumsal dinamiklerin kaya gibi sert ve gerçek buyruğunun sesidir bu. Herhangi bir toplumsal sistem bir kez yerleşikleşmeye görsün, havuçları ve sopalarıyla, konforu ve korkuyu şefkatli ve bir o kadar da gaddar ama her daim kafa ve gönül karıştırıcı bir biçimde Demokles’in kılıcı gibi sallar tepenizde; bazen konfora, bazen de korkuya tutunursunuz; ama hep sisteme, hep sisteme.

Kabahat sizde değil, kabahat sende de değil, bende de değil. Kabahat yok zaten, “toplum bilim” var, bir ömür yaşamak için bir ömür tüketmenin ekonomi politiği var, hikaye var ki anlatılanı sensindir ömrün tüketim tarihini de, tüketilen maddenin içeriğini de seçemiyorsun pek, içine doğuyorsun, içinde doyuyorsun, içinde korkuyorsun.

Üzerine yığılmış ağır, hantal, miskin, küflü ve devasa bir yaşlı evi yorganı gibi yatağa çiviler seni sistem. Bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, yerinden kımıldayıp birazcık doğrulamazsan, başka kimseyi de yataktan çıkmaya ikna edemezsin. O yüzden önce kendine direneceksin. Uyuyanı, ancak uyanık olan uyandırabilir. Uyuyanı, uyuyan uyandıramaz. Ne? Alarm mı dedin? Yatmadan önce kurabileceğin tek şey, yorgun düşlerdir, şaşırma!

Moralini bozmak gibi olmasın ama kendine direnmek de tek başına yorganı üzerinden atmana yetmez; en fazla kafanı doğrultur, odanın geri kalanında ne var ne yok görmeye başlarsın. Görmek iyidir ama. Hiç görmemekten hele, çok iyidir.

Tek başına zaten olmaz yani, örgütleneceksin, onu biliyorsun, yani biliyorsundur artık, öyle değil mi?

O ağır yorganın altındayken, daha bırak başını kaldırmayı, yorganın altından henüz ufak bir ışık huzmesinin bile sızmadığı o karanlığın içinde, elinin kalem tutması pek bir fayda getirecektir sana, unutma.

Tamam, kalem olmasa da olur, klavye olur, dokunmatik ekran olur… Yeter ki parmak uçların anlamlı hareketler yapsın hep kağıdın ya da ekranın üzerinde.

Kalem tek başına güneşi doğurup ışığı çağıramaz belki ama güneşi anımsatır, ışığı hatırda tutar, yetmez, aydınlığa dair umudu da diri tutar. Kalem, yani yazmak, çivi çakmaktır çünkü. Tamam, artık söz her zaman uçmuyor belki ama yazı kesinlikle kalıyor… mu acaba?

Kıbrıs’ın kuzeyinde herkesin eli kalem tutuyor, ama pek azının kalemi bir deftere tutunabiliyor. Pek çok kalem, üzerinde kendini ifade edebileceği beyaz ve aydınlık sayfalara erişemiyor. Pek çok yazı, defter yokluğunda, suya yazılıyor. Böylelikle her harf, bir kalemde siliniyor. Yazı uçmuyor yine, ama boğuluyor. Boğulurken çıkan baloncukları tanırsınız, biz onları şikayetler ve söylenmeler biçiminde duyumsarız.

Demem o ki, yazmak söz konusu olduğunda, kaleme zaman ayırmaktan, defteri ihmâl ettik. Defter, örgütlenmektir. Defter, önce suyun yüzeyine doğru çeker çıkarır harfleri, parlak güneşin altında kurumaları için tek tek bulutlara asar: bulutlar, yoldaşlardır. Kuruyan harfler, koruyan bulutlardan doğru deftere, artık daha anlamlı kelimeler ve cümleler halinde akıp durmaya başlar. Direnmek, artık elden ele bir karanfildir, defterin arasında kuruyacak, ama kurudukça kökleşecek olan.

“Söylemek” ile “söylenmek” arasında sadece bir harf değil, bir uçurum vardır. Söylerken de söylenebilir elbette insan, ikisi birbirini dışlamaz, ama söylenmek asla söylemenin yerini alamaz. Söylenenin sesi uçurumun boşluğunda yankı yaptığından, uçurumun karşı yakasına, söylemenin bulunduğu tarafa kadar ulaşır. Böyle böyle karışır birbirine söylemek ve söylenmek. Direnmek, söylemeyi ve söylenmeyi birbirine karıştırmamayı başarabilmektir de.

Zor zamanlardan geçiyoruz. Çok zor. Zorluklar kol kola giriyor, üzerimize üzerimize yürüyor. Zor zamanlarda “direnmek” doğal bir ihtiyaç haline gelir. Siz direnmeseniz de, yaşam koşullarınız sizi direndirtir.

Çok sayıda yazı çıkacak karşınıza bu sıralar, eskisinden bile çok. Bir kısmı sizi boyun eğip kaderinizi kabullenmeye çağıracak, “bu güç karşısında duramazsınız, biat edin” diyecektir. Bir başka kısmı ise, sabah akşam, bu gücün ne kadar korkunç, büyük ve zalim olduğunu anlatacak, bu güç karşısında durmaya dair bir şeyler söylermiş gibi görünüp esasında sizi karamsarlığa ve umutsuzluğa çağıracak, atılan her adımı değersizleştirecektir. Bir kısım yazılar, sizi içgüdüsel bir refleksle dar kimliğinize sıkıştırmaya çalışacak, o ilkel kimliğin konforlu ama sıkış tepiş ve verimsiz kafesine çağıracaktır sizi; siz mevcut olan ile bile yetinmeyip dünyaları isterken, o sizi inatla doğduğunuz yere, bulunduğunuz noktadan bile geriye çağıracaktır.

Bir kısım yazılar ise sizi direnmeye çağıracaktır, söylenmeye değil söylemeye, kimliğe değil emeğe, kadere değil iradeye, boyun eğmeye değil kafa tutmaya, karamsarlığa değil aydınlığa, umutsuzluğa değil umuda, içgüdüye değil akla, reaksiyona değil programa, geriye değil ileriye… Bu yazıları takipte kalın!

received_420557629979173