Skandallar ve Yolsuzluklar – Münür Rahvancıoğlu

Sahte reçete skandalını tükettik ve şimdi yeni gündemimiz, sahte diploma skandalı! Ne yazık ki her iki konu da, “kim, kiminle, nerede, nasıl” düzeyinden öteye derinleşmiş değil ve derinleşecekmiş gibi de görünmüyor! Bu tip skandallarda, konuların kişiler üzerinden konuşulması bir dereceye kadar ve bir süreliğine olağan kabul edilebilir. Ancak bu gibi konular hiçbir zaman “yozlaşmış bireylerin ahlaksız pratikleri”nden ibaret değildir. Bireylerden ibaret olmayan konuları, bireyler ekseninde kalarak çözümlemek de mümkün değildir! Sonuçları ortadan kaldırmak istiyorsak, nedenlerin üzerine gitmemiz gerektiği ise hemen herkes tarafından kabul edilen bir yaklaşımdır. Peki içinden geçmekte olduğumuz yozlaşma ve çürüme sarmalının nedenlerine dair muhalif odakların ortaya koydukları nedenlere baktığımızda ne görüyoruz? Bu süreci izah etmeye dair en temelde üç ana yaklaşım tarzının egemen olduğu söylenebilir: Parti/kişi odaklı, Kıbrıs sorunu odaklı ve rejim odaklı yaklaşımlar!

***

Parti/kişi odaklı yaklaşım, bu konuların UBP-DP ve YDP’ye özgü olduğu fikrinden temellendirilir. Rejim muhalefetine mensup tüm partiler HP, CTP ve TDP bu tutumda ısrarcıdırlar. Bazen hükümetteki belirli kişilerin hikayeleştirilmesi, bazen daha “bütünsel” yaklaşıldığı izlenimi verilerek belli bir hükümet partisine odaklanılması şeklinde ilerleyen bu tutum şöyle özetlenebilir: “Onu alma, beni al!”

Meselenin belirli bir partiden veya belirli kişilerden ibaret olmadığını anlamak ise çok kolaydır. Skandallara konu olan pratikler, on yıllardan beridir, hemen tüm partilerin hükümet olduğu dönemlerden süzülüp gelmektedir. Dahası hemen her skandala adı karışan hemen her siyasal partiden insana rastlamak mümkündür. Reçete skandalı Sibel Siber’e ulaştığında CTP’liler; diploma skandalı Mehmet Hasgüler’e ulaştığında Afrikacılar derin bir sarsıntı yaşamıştır. Bu da meselenin hükümette kimin olduğuna indirgenemeyecek kadar yapısal olduğunun göstergesidir. Dahası bu rejim muhalefetinin tüm unsurları yakın geçmişte hükümette bulunmuş ama söz konusu skandallara dair hiçbir icraat ortaya koymamaları bir yana; kendileri başka skandallarla anılmışlardı.

Durum böyleyken, klasik parti çekişmeleri veya kişilere dair magazin düzeyinde meraktan öte bir anlam ifade etmeyen parti/kişi odaklı yaklaşım; ne olguyu izah etmekte ne sebepleri tespit etmekte ne de çözümü işaret etmekte işe yaramaktadır!

***

Kıbrıs sorunu odaklı yaklaşım, daha yapısal bir izahat ortaya koyuyormuş gibi görünse de benzer sıkıntılardan muzdariptir. Eğer yolsuzlukların nedeni; Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğü, işgal rejimi veya TC’nin hegemonyası ise, Kıbrıs Cumhuriyeti’nde yaşanan altın pasaport skandalının nedeni nedir? ABD, Fransa, Almanya gibi ülkelerde her iki yılda bir açığa çıkan skandallar nasıl izah edilebilir? Ne de olsa bu ülkelerin bir Kıbrıs sorunu yoktur, TC işgali altında da değildirler!

Kıbrıs sorunu solculuğu diye tanımlayabileceğimiz odaklar, Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşanan her olumsuz olayı “halkın çözüm istencini arttıracak” bir fırsat olarak görmektedirler. Bu kişiler halkın zaten çözüm istediğini, bunu da her fırsatta gösterdiğini sıklıkla unutmakta ve sanki halkta bir çözüm istenci yaratmaya gerek varmış gibi davranmaktadırlar! Skandallar, yolsuzluklar, gündelik hayata dair olumsuzluklar karşısında yürütülecek mücadele, halkın kurucu iradesini temellendirmek için elbette bir fırsattır. Ve o irade bir kez şekillendiğinde, Kıbrıs sorununun çözümünde de merkezi bir güç olacaktır. Ancak bu sürecin “mücadele” adımını kurgulamadan, sadece olumsuzlukların sıralanması, irade inşasına değil, moral yıkımına neden olacaktır ve zaten olan da budur!

***

Rejim odaklı yaklaşım ise sebeplerin anlaşılması, çözümlerin kurgulanması ve mücadelenin bu temel üzerinde şekillendirilerek halkın özneleşmesi olarak özetlenebilir. Sahte reçete veya diploma skandallarının; eğitimin ve sağlığın piyasalaşmasından ayrı düşünülemeyeceği açıktır. Devlet hastanelerinin devre dışı bırakılarak reçete yazımının özel doktorlara yönlendirilmesi ve halka ilaca erişiminin sağlanmasının kamunun bir görevi olmaktan çıkartılıp özel eczanelerin her sokakta mantar gibi çoğalması sağlıktaki piyasalaşmanın sonucudur. Kendi içlerinde rekabete tutuşan doktorlar ve eczacıların bir kısmı; altı oyulan Sosyal Sigorta sisteminin hantallığıdan da yararlanarak haksız kazanç elde etmiştirler. Teşvikler, hibeler ve muafiyetlerle semirtilen özel üniversitelerde de benzer bir süreç yaşanmıştır.

Kamusal, ücretsiz, kaliteli sağlık/eğitim hizmetleri ve ilaca kamusal erişimin hayat bulduğu bir durumda, böylesi skandalları hayal dahi edemeyiz. Bu da yolsuzluklarla mücadelede yürütülmesi gereken mücadeleye ışık tutmaktadır. Yolsuzluklar ortaya çıktıkça bunlara tepki gösteren halk; daha bu skandallar yokken de eğitime verdiği paralara ve kamusal sağlık hizmeti alamamaya tepkiliydi. Oysa Kıbrıs sorunu solcusundan, rejim muhalefetine kadar bu yolsuzlukları diline dolayan odaklar; eğitimde ve sağlıkta piyasalaşmayı savunan hükümet ile aynı düşünmekte, kendi bulundukları her makamda özel sermaye övgüsü yapmaktadırlar. “Aynı yolu yürüyenlerin farklı yerlere varamayacakları” ise Arif Hasan Tahsin tarafından on yıllar önce ifade edilmiştir!

Dahası, ücretsiz kamusal eğitim ve sağlık mücadelesi; yeni bir topumsal yapının inşa edilmesi sürecinde de yapısal haklardır! Yolsuzlukların önüne geçmek kadar; kamuculuk karşısında sermaye rejiminin geriletilmesi, bunun mücadelesi verildiği oranda kişileri yolsuzluğa, köşe dönmeciliğe, bencilliğe, kariyerizme çeken rejim ile bağların koparılması ve yeni insanın yaratılması açılarından da elzemdir!

***

Rejimin krizini bir fırsata çevirmek istiyorsak; sineklerin dedikodusunu yapmayı bırakıp bataklığı kurutacak adımları atmaya odaklanmalıyız. Üstelik bu sadece sebepleri ortadan kaldırarak sonuçları değiştirmemizi sağlamakla kalmayacak; bu mücadeleyi verenlerin, bu mücadeleyi verdikleri oranda kendi kendilerinde de bir değişime neden olacaktır! Çünkü insan, yaptığı şeye dönüşen bir varlıktır!