Siyasete Siyaset Bulaştırmamak: Teknokrat Hükümetler – Münür Rahvancıoğlu Reviewed by Momizat on . Argasdi 56. sayımızdan bir makale... “Spora siyaset bulaştırmayın”, “sanata siyaset bulaştırmayın” gibi cümleleri sık duyup okuduğumuz bir çağda yaşıyoruz. Herh Argasdi 56. sayımızdan bir makale... “Spora siyaset bulaştırmayın”, “sanata siyaset bulaştırmayın” gibi cümleleri sık duyup okuduğumuz bir çağda yaşıyoruz. Herh Rating: 0
You Are Here: Home » Yayın » Argasdi » Siyasete Siyaset Bulaştırmamak: Teknokrat Hükümetler – Münür Rahvancıoğlu

Siyasete Siyaset Bulaştırmamak: Teknokrat Hükümetler – Münür Rahvancıoğlu

Argasdi 56. sayımızdan bir makale…

mehdi-siyaset-yapar-mi

“Spora siyaset bulaştırmayın”, “sanata siyaset bulaştırmayın” gibi cümleleri sık duyup okuduğumuz bir çağda yaşıyoruz. Herhangi bir şeye “siyaset bulaştırmamak” öylesine yaygın kabul gören bir klişe haline gelmiş ki; milletvekillerinin muhataplarını “siyasi” olmakla eleştirdiğine bile tanık oluyoruz.

Merkez bankalarının gelen giden hükümetlerden bağımsız olması gerektiği, teknokratların yönetiminde hareket etmesi gerektiği konusunda geniş bir mutabakat vardır. Veya seçilmiş hükümetlerin; kendi bakanlarını siyasal kadroları arasından değil teknokratlardan oluşturması beklentisi gayet normal kabul ediliyor.

Peki nedir bu siyaset ki, ne sanatta, ne sporda, ne eğitimde, ne ekonomide istenmektedir? Nedir bu siyaset ki, siyasette dahi istenmemektedir!

Siyaset nedir?

Sözlük anlamıyla siyaset; “devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış”, “davranış biçimi”, “düşünce yapısı”, “yönetmek” anlamına gelmektedir. Siyaset kelimesi Arapça “seyis”ten türemiş ve Yunanca politika kelimesi ile eş anlamlıdır. Politika da Yunanca’da “vatandaşlara dair olan” demektir.

Görüldüğü gibi “siyaset” veya “politika”; bir ‘fikir’ sahibi olmak, bir ‘davranış’ tarzını benimsemek ve olguları bu fikir ve davranışlar doğrultusunda ‘yönetmek’ anlamına gelir. Kısacası siyaset, kişilerin kendi yaşamlarını etkileyen olguları, teker teker veya kolektif olarak yönetmesidemektir.

Bu tanım ışığında, örneğin eğitim alanında onlarca farklı siyasal bakış açısı olabilir.Müfredatın içeriğine, öğrenci-öğretmen ilişkilerine, ailelerin eğitimdeki ağırlığına, eğitimin kamusal veya özel olup olmamasına hatta bir eğitim sistemi olması gerekip gerekmediğine kadar onlarca farklı fikir üretmek mümkündür. Benzer yaklaşımlar sanat için de, spor için de geliştirilebilir.

Bunlar arasında en “siyasetten uzak” kabul edilen spordan biraz bahsedelim: Farklı renkteki insanların spor müsabakalarına katılım hakkı, kadınların profesyonel sporlardaki mevcudiyeti, sporun günlük yaşamın bir parçası kılınması, gençlerin kendilerine uygun alanlardaki gelişimi için yaygın bir planlama, sporcuların kendileri için gerekli aletlere erişiminin kamusal politikalarla kolaylaştırılması, rekabet kültürünün spordaki yeri gibi konular, siyasal konulardır. Yani ne eğitim, ne spor siyasetten arındırılmış bir şekilde düşünülebilir. Aslında siyaset, kendi yaşamımızı bizim yönetmemiz ve nasıl yöneteceğimize dair fikir sahibi olmamız anlamına geldiği için; yaşamın hiçbir alanı siyasetten ayrı düşünülemez.

Zaten kendi hayatımızla ilgili ne yapacağımıza dair bizim fikrimiz yoksa; başkalarının bizim hayatımızla ilgili fikirlerine tabi olmaktan başka şansımız kalmaz. Bu yüzden hayatımızı siyasetten arındırmamıza, “hayata siyaset karıştırmamamıza” yönelik çağrı; bugüne kadar geliştirilmiş en sinsi, ama aynı zamanda da en siyasal çağrıdır. Çünkü hayatımızı biz yönetmezsek, başkaları bizi yönetecektir.

Peki nasıl oldu da tüm bu gerçeklere rağmen çağımızda siyaset gözden düştü, “siyaset karıştırmayalım” siyaseti yaygın kabul gören bir hale büründü?

Siyaset nasıl gözden düştü?

Bu sorunun çok boyutlu yanıtları içinden burada iki temel noktaya odaklanacağız:

Birincisi, kapitalizm ile ilgilidir. Siyasetin gözden düşüşü, kapitalizmin insanlık gündemine girişi ile paralel bir seyir izlemiştir. Kapitalizm öncelikle ve temel olarak ekonomik bir ilişki olduğundan, sonradan sanata, spora, eğitime ve hatta siyasete kadar uzanacak ‘siyasetinin’ kökeni de burada görülebilir. Liberal düşüncenin amentüsü, Laissez Faire Laissez Passer- bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” düşüncesine göre; piyasa kendi iç işleyişine bırakıldığı ve bu işleyişe dıştan bir müdahale yapılmadığı takdirde toplum için en olumu sonuçlar kendiliğinden oluşacaktır. Buna yaygın bir deyişle “piyasanın görünmeyen elleri” de denilmekte, piyasanın kendi kendini düzenleyeceği iddia edilmektedir. Bu görüş, sendikal örgütlenmeyi, işçiler için asgari ücret belirlenmesini, çalışma süresinin kısıtlanmasını, vergileri kısacası aklınıza gelebilecek her türlü yönetsel kararı, piyasaya müdahale olarak kabul eder. Bunun ekonominin siyasetten arındırılması kılıfında, ekonomiyi patronların sınırsız egemenliğine terk etmek demek olduğu ise açıktır. İşte siyaset karşıtlığı, temeli ekonomide yatan ve sonradan hayatın her alanına ve en sonunda da siyasete kadar varmış olan bu kaynaktan beslenir.

Patronların siyaset karşıtlığının, her alanda kendi siyasetlerinin egemen kılınması amacıyla kurgulanmış ‘sinsi bir siyaset’ olması anlaşılabilirdir ama peki nasıl olmuştur da halkın gözünde de siyaset gözden düşmüştür? Bu da bizi ikinci noktaya getiriyor:

Çağlar boyunca siyaset, farklı politik programlara sahip kesimler arasındaki bir mücadele şeklinde yaşandı. Ama kapitalist toplumsal yapı ile birlikte ortaya çıkan emekçi sınıfların,tarih sahnesine çıktığı ana kadar; bu mücadele hep egemen sınıfın farklı fraksiyonları arasında yürütülen bir süreçti.

Egemen sınıflar arasında yürütülen siyasal süreçler ise mücadele boyutunu içerdiği oranda uzlaşma boyutunu da içerir. Bu halen de böyledir; egemenler arası siyasal karşıtlıklar uzlaşmaz çelişki içermediğinden, farklı siyasal fraksiyonlar son tahlilde uzlaşarak ortak zarardan kaçınır. Bu da siyasetin bir “al ver” ilişkisine indirgenmesi anlamına gelmektedir. Günümüzde, emekçi sınıflar adına siyaset yaptığını iddia edenlerin, egemenler ile emekçiler arasındaki uzlaşmaz karşıtlıkları görmezden gelerek uzlaşma kültürünü temel alması ise halkın gözünde siyasetin itibar yitimine uğramasına neden olmaktadır. Siyasetin itibar yitimine uğraması ise en temelde halkın özne olma mücadelesine zarar verdiği için egemenlerin tercih edeceği bir şeydir: “Bırakınız yapsınlar!”

Ne yapmalı?

Son zamanlarda daha sık duymaya başladığımız, siyaset karşıtı argümanlar ve teknokrat hükümet kurulması talepleri çözüm değil, egemenlerin siyasetinin temelidir. Teknokrat hükümet veya “filozof despot” yaklaşımı; yaşamın evrensel doğruların uygulanması ile güzelleşebileceğini, bunun da teknik bilgi ve aydınlanmış kişiliği ile uzmanlarca yürütülebileceğini var sayar. Giderek yükselen uzman fetişizmi de bunun ürünüdür.

Oysa yaşamda evrensel doğrular yoktur. Farklı sınıfların farklı ve uzlaşmaz çıkarları vardır. Her alanda tutulabilecek ve her biri farklı sınıfların yaşamını iyileştirecek farklı siyasal yollar vardır. Bu yüzden, yapılması gereken siyasetten vazgeçmek değil, kendi sınıfımızın siyasetine sımsıkı sarılmak ve onun doğru uygulanması için her alanda özne olmak, fikir üretmek yani yönetmeye talip olmaktır.

Münür Rahvancıoğlu

munur.rahvancioglu@gmail.com

Leave a Comment

© 2011 Powered By Wordpress, Goodnews Theme By Momizat Team copyLEFT

Scroll to top