Umut En Son Ölür… – Onur Bütüner

Yılı bitirirken, ülkede yaşanan sıkıntılar daha da artmaya devam ediyor. Son üç ay içinde ülkede emekten yana hiçbir politika hayata geçmezken, emekçinin ensesine her geçen gün daha fazla yük bindiğini görmekteyiz. Sermayeden yana tavrını devam ettiren hükümetin yarattığı çarpık düzenin 2026 yılının gelmesi ile daha da çatırdamaya başladığını görüyoruz.

Yılın son üç ayında kamu kurumlarında liyakatten uzak bir şekilde atanan bürokratların da içlerinde olduğu iddia edilen yolsuzluklar art arda ortaya çıkmaya başladı. O sıralarda mahkeme koridorlarında ülkenin üst düzey yöneticilerini sık sık görmeye başladık. Bazıları sermaye eliyle sahip olduğu sahte diploma, bazıları yolsuzlukla elde ettiği araziler, bazıları da rüşvet kokusunun yükseldiği ihalelere karışma iddialarından yargılanmaya başladı. Bu durum ülkedeki düzenin sermaye ile iç içe geçerek ne kadar kokuştuğunun göstergesi olarak karşımızda duruyor. Yargıdaki konular, iktidarın sermaye ile ne kadar sıkı bir sarmal yapıda olduğunu açıkça gösteriyor. Kamuoyuna yansıyanlar bize gösteriyor ki görünen rüşvet ve yolsuzluk iddiaları buzdağının sadece görünen yüzü. Süreç ne kadar ilerleyecek hep birlikte hem göreceğiz ve de takipçisi olacağız. Çünkü yaşanan bu olaylar sadece rüşvet ile ilgili değil. Rüşvet verilmek için verilen bir şey değil, yolsuzluk ve peşkeşlerin bedelidir.

Ülke hükümet bürokratları ile ilgili yolsuzluk ve rüşvet iddiaları ile çalkalanırken emekçi kesim tarafında ise gündem bu değil. Açıklanan hayat pahalılığının komik miktarlarda olması devlet planlama örgütüne sermayenin baskısını siyasetin aktardığının göstergesi oluyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi yüksek miktarda açıklanan hayat pahalılığının ardından son iki ayda yüzde ikinin altında çıkması hiç de gerçekçi duyulmamaktadır. Oranın bu şekilde çıkması için hükümet kanadından müdahale edildiği ortadadır. Böylece ocak ayında kamu çalışanlarına yapılacak hayat pahalılığı artışını en minimum seviyede tutmaya çalıştıkları açık bir şekilde görülmektedir. Bir diğer örnek de asgari ücret tespit komisyonu tarafından belirlenecek asgari ücretin belirlenme aşamasında işverenin masada temsilcisi varken özel sektör emekçisini temsil eden kimsenin bulunmamasının yarattığı eşitsizliktir. Eşitsizliği gözler önüne seren bir diğer örnek de masada eli sıkışan sermayeye yetişen maliye bakanıdır: “insanların parası var da güneye alışverişe gider.” Diyen bakan tarafını açıkça belli etmekten çekinmemiştir. Açıkçası halkımızın tamamı güneye geçemiyor ayrıca geçenler de: Sayın bakan! Kuzeydekinden daha uygun fiyatlı olduğu için geçiyor! Bakan tarafından verilen desteği gören işverenler sendikası da durmamış konuyla ilgili kendince yaptığı analiz ile güneyin temel tüketimde kuzeyden daha pahalı olduğunu, et fiyatları ile ilgili de hükümete topu atarak açıklamada bulunmuştur. Ancak asgari ücret konusuna baktığımızda konuyla ilgili tek konuşmayan ve konuşturulamayan taraf emekçinin tarafıdır. Kendilerinin yazıp kendilerinin oynadığı asgari ücret masasının bir an önce kaldırılıp, adil şekilde bu ülkedeki asgari ücreti kamudaki en düşük maaşa eşitlemek şarttır.

Tüm bunlar bir yandan yaşanırken diğer taraftan doğa ülkedeki bu pis düzeni temizlemek mi istedi de böyle bir sağnak yağmur yağdırdı ülkemize. Ülkedeki pis düzen böyle az bir su ile temizlenemez diye düşünüp yağdıkça yağdı. Ancak doğa yağmur ile her coğrafyaya bereket getirirken bizim ülkemize niyeyse felaket getirdi. Ülkenin kara para, rüşvet ve peşkeş ile plansız bir şekilde betonlaşması ile yüz yıllar içinde oluşmuş su kanalları ve dereler kapatıldı. Ancak su aktı yolunu buldu ve olan yine bin bir borç harç ile barınabilme çabasında olan halka oldu. Sermaye kısmı dere kenarlarını doldurarak sattığı evlerden milyonları cukkaladı ve en güvenli yerlere kendi şatolarını dikti. Ancak halk sabaha evin içi, dışı sular içinde uyandı. Hükümet tarafından gelen açıklamalar daha da trajikomikti. Hiçbir özeleştiri yapmadan çarpık yapılaşmadan kaynaklı bir felaket olduğunu kabul ettiler. Sanki bu düzeni kuran da bu şekilde gelişmesini sağlayan da onlar değilmiş gibi.

Tüm bunların ardından geçtiğimiz üç ayın en başına dönelim ve yaşadığımız tüm sıkıntılara rağmen yazıyı umutsuz bitirmeyelim. Hatırlayacağınız gibi ekim ayında cumhurbaşkanlığı seçimi oldu. Halk seçimlerde Ersin Tatar’ın AKP iktidarının silueti gibi durması ve yukarda bahsettiğimiz ve bahsedemediğimiz tüm sorunların ideolojik sembolü görünmesine tepki koydu ve tüm dayatmalara rağmen ezici bir çoğunlukla Ersin Tatar’ı seçmedi. Bu da biz devrimciler için her ne kadar seçilen kişi halkın beklentilerini karşılayamayacak ve hayal kırıklığına yol açacak olsa da sokaktaki mücadelenin var olan rejimin yüzünü ortaya çıkarttığına ilişkin bir gösterge olmuştur. Yaşanan sürecin bizler için önemi şudur: Halkın hayal kırıklığı sokağa yansıdığında bizlere orada olup rejimin gerçek yüzünü göstermek değil onu alaşağı etmek için gereken umudu ve enerjiyi vermesidir. Emekçiler olarak her kaybettiğimizde tekrardan kalkıp mücadele etmeli ve daha da örgütlenmeliyiz. Umudumuzu da hiç kaybetmemeliyiz. Çünkü “Umut, en son ölür.”

Leave a Reply

Facebook6k
Twitter2k
646