Modern Tıp, Pandemi ve Düşündürdükleri – Mehmet Adaman

Covid-19 Pandemisinin ikinci yılını tamamlamak üzereyiz. Bir mikro-organizma, Aralık 2019’dan beridir hayatımızı tam anlamıyla alt üst etti. En basit günlük yaşam alışkanlıklarımızdan tutun da küresel ekonomik dengelere kadar her şeyi sarsan bu virüsle yaklaşık iki yıldır mücadele ediyoruz. Bu yazımızda modern tıbbın doğuşundan bugüne gelene kadarki süreci, modern tıbbın bugüne değin geçirdiği değişimi, kapitalizmin tıp alanında yarattığı kirlenmeyi, Dünya Sağlık Örgütü’nü ve Pandemiye inanmayan plandemicileri sorgulama niyetindeyiz.

Modern Tıbbın Doğuşu ve Gelişimi

İnsan fizyolojisinin bir parçası olan hastalıkların tedavisi, tarihin her döneminde toplumların en önemli meselelerinden biri olmuştur. Durum böyleyken tüm toplumlar için hastalıklar ve tedavi yöntemlerine dair farklı yaklaşımlar ve yöntemler ortaya çıkmıştır. Modern tıbbın temellerinin 5. yüzyılda atıldığı düşünülmektedir. Tıp alanında bilgi birikiminin artması, gözlem ve deneysel sonuçların elde edilmesi uzun zaman veya en azından belli bir süreç gerektirmekteydi. MÖ. 460′lı yıllarda doğduğu tahmin edilen Hipokrat, tıp alanına yeni bir bakış açısı getirdi. Hipokrat, her hastalığın bir nedeni olduğunu ve bu nedeni bulabilmek için ise insan bedeninin incelenmesi gerektiğini belirtmiştir. Hipokrat’ın bu görüşü modern tıbbın temelini oluşturmaktadır. Neredeyse insanlık tarihi kadar eski olan tıp bilimi için, “yardım etme” erdemi tarih boyunca hep başroldeydi. Ancak kapitalizmin gelişmesine paralel olarak tıp bilimi de bu vahşi ekonomik sistemden payını aldı. Kapitalizmle birlikte bir “sektör” haline dönüştürülen tıp, özünde bulunan “yardım etme” erdemini ve insancıl yapısını da kapitalizme kurban etti. Hasta-doktor ilişkisi günümüzde artık “müşteri memnuniyeti” kavramı üzerinden kurgulanmakta ve maalesef bu da doktorların meslekleri ve hastalarına dair değerlendirme ve düşüncelerini etkilemekte; tıbbın geleneksel erdemlerinden ve insancıl yapısından uzaklaşmasına sebep olmaktadır. Piyasalaşan sağlık hizmetleri, daha fazla kâr etme hedefine dönen doktor-hasta ilişkisi,  özellikle aşı ve ilaç endüstrisinde dönen korkunç paralar, kâr için işlerine gelen bilim insanlarını ve raporlarını finanse etmek, çarklarına çomak sokabilecek bilim insanlarının önünü kesmek gibi uygulamalar, insanlık tarihi ve gelişimi için çok önemli bir yere sahip modern tıbba olan güveni maalesef ciddi ölçüde sarsmaktadır. Bunun bir sonucu olarak da günümüzde bilimden kopuk ve deli saçması diyebileceğimiz reiki vs. gibi “alternatif tıp” denilen başka bir kavram ortaya çıkmaktadır. Ancak günümüzde modern tıptaki bu çarpıklığın özünde kapitalizmin yattığı unutulmamalıdır. Kapitalist sistemin çemberinin içinden çıkılmadığı sürece, her türlü “alternatif” dönüp dolaşıp kendisini yine milyarlarca dolarlık bir piyasanın içinde bulmaya ve “kirlenmeye” mahkumdur. Modern tıbba güvenmeyen, paranoya derecesinde her şeyi bir “küresel oyun” olarak gören Pandemi karşıtlarının gözden kaçırdıkları en önemli nokta işte tam da budur.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)

Sağlığın ne kadar önemli olduğunu iyice kavradığımız bu dönemde, küresel çapta bir sağlık örgütü olan DSÖ’nün tarihine kısaca bir göz atalım.

1945 yılında ABD’de toplanan Birleşmiş Milletler Konferansı’nda, bu dönemde bütün halkların sağlığının, dünyada barış ve güvenliğin sağlanması açısından temel önem arz ettiği düşüncesinde ortaklaşılarak bir “Uluslararası Sağlık Örgütü” kurulması amacıyla toplantı düzenlenmesi oy birliğiyle kabul edilmiştir. (Burada “dünya barışı ve güvenliğinin” sağlanması noktasında Birleşmiş Milletlerin nasıl bir “misyon” üstlendiğiyle ilgili yorumu da size bırakıyorum.) 1946 yılında yine ABD’de düzenlenen Uluslararası Sağlık Konferansı’nda BM’ye üye 51 ülkenin temsilcisi ile Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), OIHP (Merkezi Paris’te bulunan Uluslararası Halk Sağlığı Bürosu), Kızılhaç, Dünya İşçi Sendikaları Federasyonu ve Rockefeller Vakfı temsilcileri Dünya Sağlık Örgütü anayasasını oluşturmuşlardır. DSÖ Anayasası 22 Temmuz 1946 tarihinde 61 ülkenin temsilcisi tarafından imzalanmış ve örgüt resmen kurulmuştur.

Dünya halklarının sağlığını korumak, bu şekilde de dünya barışını ve güvenliğini sağlamak amacıyla kurulduğu iddiasında olan DSÖ’nün aslında gittikçe vahşileşen kapitalist düzen içerisinde tıp alanına da pastadan bir pay kapma niyetiyle kuruluğunu anlamak için bütçesine de kısaca bir bakabiliriz. DSÖ’nün yıllık 3 milyar dolara yakın bir bütçesi bulunmaktadır. Bu bütçenin yaklaşık %15’i ABD, yine ciddi bir miktarı İngiltere, geriye kalan kısmı ise Bill Gates Vakfı, en büyük finansörü yine Bill ve Melinda Gates Vakfı olan GAVI İttifakı, çeşitli emperyalist ülkeler ve emperyalizme hizmet eden kuruluşlar tarafından sağlanmaktır. Hatta Trump’ın bir ara DSÖ’ye verdikleri bütçe katkısını kesme tehdidinde bulunduğunu da hatırlayacaksınız. Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere, ABD, İngiltere gibi devletlerin gerçek bir “dünya barışı”ndan yana olmadıklarını söylemeye bile gerek yok. Dolayısıyla finansörü oldukları DSÖ’nün de esas amacının halk sağlığı olmadığını görmek gerekir. Dönüp dolaşıp aynı noktaya varıyoruz aslında. Bir önceki bölümde de bahsettiğimiz gibi, kapitalizmin kâr hırsına kurban edilen modern tıbbın kurtuluşu da aslında kapitalizmin yıkılmasıyla gerçekleşecek. Modern tıbbın özündeki insanlara “yardım etme” erdemini geri kazanması ancak bu şekilde gerçekleşebilir. Ticari ilişkilerden uzak, merkezine gerçekten halk sağlığını alan, paranın değil bilimsel gerçeklerin yol gösterici olduğu bir tıp elbette ki mümkündür. “Şüphenin Tecellisinden, Bilim ve Paranoyaya” adlı yazısında Tahsin Oygar konuyu çok güzel bir şekilde özetlemişti:

“Kapitalist mantıkla değil; bağımsız, insanlığın ve ekosistemimizin lehine gelişecek bir bilim için mücadele elbette gerekli ve önemlidir. Bu mücadele sırasında; neredeyse deli saçması, hiçbir şekilde ispatlanamaz, mantıksız, çelişkili iddialar ve inançlara yaslanamayız. Bugün sahip olduğumuz çarpık bilim anlayışının temelindeki soruna; anlaşılır, insanlığın yanında, akla yatkın, analitik düşünceye sarılarak muhalefet etmeliyiz. Aksi takdirde bilimin sonuçlarından şüphe ettiğimizi zannederken; bilimin kendisinden şüphe ederken bulabiliriz kendimizi. Bu da; bilimsel bir eleştiriden çok, bilimsel eleştiri yapılmasını engelleyen bir tutumdur.”

Sonuç

Dünyadaki neredeyse tüm hükümetler Pandemi krizini yönetmekte zorlanıyorlar. Zorlanmalarının sebebi ne yapılması gerektiğini bilmemelerinden değildir. Ticari dengeleri bozmadan, küresel sermayeyi kızdırmadan Pandemiyi iyi yönetmenin bir yolunu bulamıyorlar. Hâl böyle olunca hükümetlerin aldığı tedbirler ancak ekonominin çarklarını kırmayacak hafif polisiye tedbirlerden ibaret kalıyor. Hükümetlerin pandemi karşısındaki yetersiz yönetimleri de plandemicilerin elini güçlendiriyor. Bizlere de hem kapitalizmle hem halk düşmanı hükümetlerle hem de plandemicilerle mücadele etmek kalıyor.

 

 

Kaynaklar;

https://worldarkeoloji.blogspot.com/2017/04/modern-tp-tarihcesi.html

https://www.mukavemet.org/kaosun-yeni-adlari-pandemi-plandemi-sindemi-infodemi

https://tr.wikipedia.org

https://www.ankaradegillefkosa.org/suphenin-tecellisinden-bilim-ve-paranoyaya-tahsin-oygar

mehmetfoto