
Kullandığımız her kavram belirli bir maddi gerçekliği ifade etmek üzere şekillenir. Bu nedenle kavramları kullanırken ne anlama geldiklerine dair düşünmek önemlidir. Özellikle de içinde yaşadığı maddi gerçekliği değiştirmeye çalışan muhalif insanların, toplumda yaygın kullanılan kavramlara karşı sorgulayıcı olmaları şarttır. Çünkü yaygın kavramlar genellikle, var olan maddi gerçekliği olumlamak üzere egemen sınıflar tarafından teşvik edilerek yaygınlaşırlar. Bir kavram sık kullanılıyorsa, en iyi ihtimalle var olan düzene zarar vermiyor, en kötü ihtimalle var olan düzeni meşrulaştırıyordur.
Sık kullanılan kavramlardan tamamen kaçınmak ve bunların yerine bambaşka ifadeleri yerleştirmek mümkün değildir. Böyle bir şeyi yapmamız durumunda, biz muhalifler, geniş yığınlar tarafından anlaşılmayan bir dilde konuşan yabancılar durumuna düşeriz. Diğer yandan bu böyledir diye egemenlerin teşvik ettiği bir dili benimsemek de bizi var olan düzene asimile edecektir. Yapılması gereken; dilimize sokuşturulmaya çalışılan kavramların yerine anlaşılır başka ifadeleri koyup koyamayacağımızı sorgulamak ve yaygın kavramları kullandığımız durumlarda ise ne demek istediğimizi net bir şekilde ifade etmeyi ihmal etmemektir. “Orta Sınıf” kavramı, işte bu tür popüler kavramlardan birisidir.
Bizler Homo Sapiens olarak yaklaşık üç yüz bin yıldır dünya yüzeyinde varlık gösteriyoruz. Sınıflı toplumların tarihi ise sadece son on bin yıla takvimlenmiştir. Sınıflı toplumların ilk biçimlerinde, örneğin köleler ve köle sahipleri arasındaki farklar öylesine açıktı ki, bu ikisinin iki ayrı sınıf olduğunu izaha ihtiyaç duyulmuyordu. Benzer bir şekilde feodal lord ile toprağa bağlı serfin iki ayrı sınıfa mensup oldukları çok açık bir olgu olarak kabul ediliyordu.
Farklı tarihsel dönemlerde, farklı toplumlarda farklı sınıflar vardı. Bu sınıfların kendi toplumları içerisinde, birbirlerine göre tanımları yapılabiliyordu. Ama kölelere de soylulara da “sınıf” diyebilmemize olanak sağlayan ortak noktanın ne olduğu, yani sınıf kavramının evrensel bir tanımı için iki yüz yıl öncesine kadar beklemek gerekti.
Feodal Avrupa’da toplum kabaca üç temel sınıfa ayrılıyordu: Birinci zümre, askeri meselelerle de ilgilenen toprak sahibi soylulardan, ikinci zümre din adamlarından ve üçüncü zümre köylüler, serfler ve zanaatkârlardan yani çalışan halktan oluşuyordu. Üçüncü zümre içerisinden gelişen sermayedarlar; zamanla güçlenerek çeşitli haklar talep etmeye ve kendi çıkarlarını tüm halkın çıkarları olarak tarif etmeye başladılar. Bu sırada da kendilerini yönetenler ile yoksullar arasında bulunan “orta sınıf” olarak tanımladılar.
Bugün feodalizm ve soyluluk tamamen ortadan kalktıktan ve din adamları yönetim kademlerinden uzaklaştırıldıktan sonra bile ABD’de sermayedarlar kendilerini orta sınıf olarak tanımlamaya devam etmektedirler. Bu kavramın başka bir kullanım şekli ise; toplumu gelir düzeyine veya statüye göre kategorize edilmesi şeklindedir. Gelir düzeyi kriterinde toplum zenginler, yoksullar ve orta sınıf olarak üç parçada tanımlanır. Statü bazlı tanımlamada ise yönetenler, yönetilenler ve orta sınıflardan söz edilir.
Gelir düzeyi ve statüye göre yapılan kategorizasyonlar “köle olan kişi köledir” şeklindeki tanımda olduğu gibi “çok parası olan kişi zengindir” veya “yöneten kişiler yöneticidir” şeklinde dar bir açıklama içermektedirler. Ama kölelere de zenginlere de “sınıf” dememize neden olan ayırt edici özelliği veya “kölenin neden köle”, “zenginin neden zengin”, “yöneticinin neden yönetici” olduğunu izah edememektedirler. Bunu izah edebilmek için sınıflara Marksizmin bilimsel yöntemi ile yaklaşarak bir tanım yapılması gerekir.
Marksizm toplumsal sınıfları üretim ilişkileri içerisinde bulundukları konuma yani üretim araçları sahipliğine göre tanımlar. Bu yöntem, hem herhangi bir toplumdaki sınıfları tanımlayabilmemize hem de farklı tarihsel dönemlerdeki farklı sınıflar arasındaki bağlantıyı anlayabilmemize yaramaktadır.
Kapitalist toplumda burjuvazi, üretim araçlarına sahip olan ve emek gücünü satın alan sınıfın, Proletarya da emek gücünü satmak dışında geçinmek için elinde hiçbir araç bulunmayan sınıfın adıdır. Küçük burjuvazi ise kendi küçük üretim araçlarına sahip olan ancak ya hiç ya da az sayıda işgücü satın alabilen sınıftır.
Burjuvazi, proletarya ve küçük burjuvazi kendi içlerinde birçok alt kırılımı barındırırlar. Bir sınıfın üretim araçları ile olan ilişkisi, onu oluşturan bireylerin kültürünü, eğitimini, sağlığını, gelirlerini ve statüsünü de büyük oranda etkileyeceğinden, Marksist yöntem gelir ve statüye dayalı diğer açıklama biçimlerini de kendi bünyesine dahil eden bir kapsama sahiptir.
Günlük hayatta birçok kişi “küçük burjuvazi” ve “orta sınıf” kavramlarını birbirlerinin yerine kullanma eğilimindedir. Ancak bu özdeşleştirme doğru değildir. Gelir düzeyine veya statüye göre yapılan tanımlarda “orta sınıf” kabul edilen birçok insan, emek güçlerini satarak geçindikleri için Marksist tanımla “küçük burjuva” sayılamazlar. Bu nedenle de “orta sınıf” ve “küçük burjuvazi” kavramlarını birbirlerinin yerine kullanmamak gerekir.
Yazının başında yaygın kavramlardan tamamen kaçınmanın mümkün olmadığından ve bu tür kavramları kullanırken ne demek istediğimizi net bir şekilde izah etmeye özen göstermek gerektiğinden bahsetmiştik. “Orta Sınıf” işte böyle bir kavramdır.
Biz bu sayıda “orta sınıf” kavramını; proletaryanın gelir, eğitim ve statü bakımından en avantajlı kesimi, küçük burjuvazinin eğitimli kesimi ve burjuvazinin toplumsal sorunlara duyarlı olma potansiyeli olan en alt tabakasının bir toplamı olarak kullanıyoruz. Kapitalist toplumda böyle bir sınıf yoktur. Ancak bu kesişim alanı içerisindeki katman; içinde bulunduğu ekonomik ve kültürel koşullardan dolayı emeğin kurtuluşu mücadelesinde kritik bir role sahiptir. Bu rolün olumlu mu yoksa olumsuz mu olacağını ise sınıf mücadelesinin seyri tayin edecektir.
