
Günümüzde orta sınıf meselesi genellikle belirli bir gelir düzeyine sahip olma üzerinden ele alınsa da aslında bahse konu katmanlar hem tarihsel koşullara göre değişken hem de bu tarihselliğe göre hep tartışmalı bir konu olmuştur. 19. Yüzyıldaki orta sınıf tartışmaları ile günümüzünkiler arasında bariz farklar vardır. Genel kanının aksine toplumsal sınıfları belirleyen şey gelir düzeyi değildir. Siyasal mücadeledeki konumlanışlar gelir düzeylerinden etkilense de bahse konu politik konumlanış nesnel bir sınıf belirleme ölçütü olarak ele alınamaz. Çünkü sınıfsal mücadelede bir sınıfa yüklenebilecek misyon o sınıfın salt güncel durumu üzerinden değil, potansiyel olarak taşıdığı ihtimaller üzerinden değerlendirilir. Marksizmin işçi sınıfını devrimci bir sınıf olarak tanımlaması bundan kaynaklanır ve bu tespit kapitalist sistemin proletarya üzerinde yarattığı sömürü değişmediği müddetçe sınıfın bilinç ve politik durumuna göre değişmez. Toplumsal sınıfların tanımlanmasında belirleyici olan üretim araçları üzerindeki mülkiyet ilişkileri, yani kişinin yaşamını sürdürmek için emeğini satmak zorunda kalıp kalmamasıdır. Bu kaba tanım elbette ki kapitalist sistemin derinliğine indikçe aynı şekilde derinleştirilmek zorundadır. Ama yine de toplumun sınıflandırılmasında temel ölçütün kişilerin gelirleri değil üretimdeki yeri olduğunu asla unutmamalıyız.
Fakat yazının başında da vurgulandığı gibi orta sınıf olarak ele alınan katmanlar, ister ortalamanın üstünde ya da yüksek maaşlı işçiler isterse de çalışanı var veya yok fark etmeksizin kendi işyerine sahip küçük burjuvalar olsun genellikle gelir seviyesi üzerinden ele alınır. Ancak bu kesimler toplumsal üretimdeki konumları bakımından incelendiğinde çoğunlukla ya işçi ya da küçük burjuvadırlar. Öte yandan gelir düzeylerindeki görece yükseklik ve bunun kültürel etkileri orta sınıfları ekonomik anlamda yükselme veya düşme noktasında çok hassas ve kırılgan kılar. Kapitalizmin ideolojik bir başarısı olarak sayılabilecek bu durum tüketim alışkanlıklarını sınıfsal bir belirleyici haline dönüştürmüş; yenilen, içilen, gezilen veya sürülen araba üzerinden bir sınıfsallık tarifi yaratmıştır. İki ay işsiz kalsa asgari bir yaşamı bile tehlikeye düşecek kesimler pazarın genişlemesiyle erişilebilen meta sayısı üzerinden adeta sınıfsal bir illüzyona maruz kalmaktadır.
Fakat fikirsel düzeyde oluşan bu trajik durum sınıfsal mücadelede ideolojik ve kültürel mücadelenin önemini de gösterir aslında. Çünkü ekonomik ve politik örgütlenmelerin ilk aşamalarında veya ilk kitleselleşme dalgalarında bahse konu kesimler önemli bir yer tutar. Bunun sebebi, orta sınıfın bilhassa işçi sınıfının alt katmanlarına kıyasla bilgiye erişebilme, bunun üzerinden bir araya gelip örgütlenebilme kapasitesiyle doğrudan ilgilidir. Bu sebeple de siyasal yönelimi fark etmeksizin, sisteme yönelik öfkesi bulunan kitleleri bir araya getirmeye çalışan tüm örgütlenme girişimlerinde ekonomik bir tabaka olarak orta sınıfları çok sık görürüz.
Öte yandan orta sınıfların “statü” yitirme konusunda yaşadığı kırılganlığı onun aslında sınıfsal anlamda işçi sınıfına dahil ya da o geniş çeperin hemen yanı başında olduğunu kanıtlar niteliktedir. Sınıfsal anlamda taşıdığı bu kırılganlık karakteri onun bilinç düzeyine, içinde bulunduğu tarihsel koşullara ve de sosyalist hareketin örgütlenme kapasitesine bağlı olarak onu işçi sınıfı mücadelesine de taşıyabilir ya da faşist hareketin reaksiyoner bir kitlesine de dönüştürebilir. Tarih, sosyalist ve faşist hareketlerin özellikle de ekonomik yoksullaşmanın arttığı kriz dönemlerinde benzer sınıfları kazanmaya çalışırken karşı karşıya geldiği bu tarz örneklerle doludur. İçinden geçtiğimiz süreç de bu yönde ilerlemektedir.
Neoliberal politikalar en gelişkininden en zayıfına kadar her yerde sosyal devleti aşındırarak yok ediyor ve bilhassa belirli bir seviyenin üzerinde ve düzenli geliri olan orta sınıf katmanları başta olmak üzere kitleleri hızla politikleştiriyor. Acı olan, solun küresel anlamda bir gerileme yaşadığı bir dönemden kaynaklı olarak bahse konu sürecin yeni sağ hareketlerin yelkenlerini şişirmesidir. Halbuki yaşanan yoksullaşma, esas itibariyle kapitalizmin sistemli bir biçimde bulanıklaştırmaya çalıştığı sınıfsal ayrım çizgilerini daha da görünür kılan bir proleterleşme sürecidir. Farklı bir sistem krizine gebe olan bu süreç özellikle genç emekçi nesilleri etkilemektedir.
“Piyasanın acımasız koşullarına, değersizleşen nitelikleri ile giren ve sıradan işçiler haline gelen genç emekçiler, yetiştikleri orta sınıf kültürüne uygun bir ortam arıyor fakat bulamıyorlar. Bir anlamıyla, her geçen gün daha da dahil oldukları işçi sınıfı koşullarını reddetmelerine rağmen bu dönüşümü engelleyemiyorlar. Piyasalaşan ve özelleştirilen eğitim sistemi içerisinde zar zor bir meslek sahibi olan genç mezunlar, mezun olduğu bölüm ile ilgili iş bulmakta ya zorlanıyor ya da bulsa dahi beklentileri karşılık bulmuyor.”(1)
Ancak kitleleri sistem karşıtı bir zemine yaklaştıran bu durum aynı kitleleri otomatik olarak sola yönlendirmez. Yoksullaşma ve işsizlikle birlikte göç hareketleri gibi farklı dinamiklerin de belirli bir etkiye sahip olduğu bu dönemlerde politik süreç her zamankinden çok daha hızlı akar ve değişir. Bilhassa milliyetçi ve faşist hareketlere zemin sağlayan yabancı karşıtlığı ile etnik ve dinsel gerilimler de böyle dönemlerde yükselir ve bu yükselişte “statü” kaybına uğrayan ya da uğrama korkusu yaşayan orta sınıflar başrolü oynar.
Bugün ABD’den İtalya’ya, Fransa’dan Almanya’ya, Türkiye’den Arjantin’e kadar çok sayıda ülkede bir geçmişi olmakla birlikte hızla yükselen yeni sağcı dalgayı böyle değerlendirmek yanlış olmaz. Eğer sosyalist hareket yeterince güçlü değilse ya da gerekli politik müdahaleleri yapamaz durumdaysa, faşizm en alt kesimler de dahil olmak üzere işçi sınıfını “kırılgan orta sınıfların” arkasına takarak karanlığa sürekler.
Orta sınıf kabul edilen katmanlar, yazının içeriğinde değindiğimiz koşullarından ötürü geçmişten günümüze örgütlenmeye müsait fakat siyasal yönelimi çok kaygan bir zeminde olan bir kesimdir. Bu açıdan yoksullarla emek temelli bir zeminde buluşmadığı takdirde ilerici olabileceği kadar gerici bir zihniyetin de taşıyıcı öznesi olabilirler. Devrimci hareketler örgütlenme çabalarında bu riskli kitleyle olan ilişkisini özenle şekillendirmelidir. Bu da ancak örgütlü kitle profilinin içinde işçi sınıfının en dezavantajlı kesimlerinin ağırlığını korumakla mümkün olur. İşçi sınıfının çeşitli kesimleri arasında var olan farklılıklar güncel politik ihtiyaçlara göre belirlenmediği takdirde, sol partilerin siyasal programı nasıl şekillenmiş olursa olsun örgüt pratik içinde hedeflenenden farklı bir karaktere bürünecektir. Çünkü siyasal mücadele teori ile pratiğin beraber olduğu bir praksis haline göre şekillenir ve bu praksis salt fedakâr bir iradeyle süreklilik kazanamaz.
(1)Yeni İşçi Sınıfı, Ali Şahin, Argasdi Nisan-Mayıs-Haziran 2015 Sayı: 38
