
Son yıllarda bu ülkede ne zaman birkaç kişi bir araya gelse, sohbetlerin ortak başlığı değişmiyor: Zamlar, borçlar ve “eskisi gibi yaşayamamak”. Özellikle 2008 sonrasında çalışma hayatına giren kuşaklar için bu durum neredeyse ortak bir deneyime dönüşmüş durumda. Öğretmenler odasında maaşın ay sonunu getirmediği konuşuluyor; mimarlar, mühendisler, hukukçular kısaca tüm emekçiler hatta emekçilerin genç çocukları bir araya geldiğinde gelecek kaygısı konuları açılıyor; küçük esnaf kepenk indirirken “bu ay da borçla döndük” diyor. Kamu emekçileri ek iş arıyor, serbest meslek sahipleri iş kovalar hale geliyor, akademisyenler dahi borcunu, kirasını nasıl ödeyeceğini hesaplıyor. Kimse kendini yoksul olarak tanımlamak istemiyor ama kimse de güvende hissetmiyor. Bu huzursuzluk, aynı masalarda, aynı cümlelerle dolaşıyor ve konu dönüp dolaşıp şu noktaya bağlanıyor: “Orta sınıf yok oluyor.”
Peki gerçekten yok olan bir sınıf mı var, yoksa yıllardır anlatılan bir masal mı çöküyor?
Kime Göre, Neye Göre Orta Sınıf?
“Orta sınıf” tanımı, refah devleti döneminin siyasal ve ideolojik ihtiyaçları doğrultusunda üretildi. Bu dönemde öğretmenler, mimarlar, mühendisler, ziraatçılar, hukukçular, akademisyenler, kamu çalışanları, sendikalı işçiler, kendi hesabına çalışan bazı meslek sahipleri ve işini kurabilmiş küçük esnaf bu kategori altına itildi. Çünkü düzenli bir gelire, sosyal güvenceye sahiptiler; çocuklarını okutabiliyor, gelecek planları yapabiliyorlardı. Ancak yine de bu görece güvenli konum, onları işçi sınıfına dahil olmaktan çıkarmıyordu. Zaten “Orta sınıf” yakıştırmasını da emekçiler yapmadı. Bu kavram, devletin, sermayenin ve liberal ideolojinin diliyle kuruldu. Amaç; emeğiyle yaşayan ama görece güvenceli kesimleri işçi sınıfından koparmak, onları sanki sınıfsal çelişkilerin dışında bir yerde duruyorlarmış gibi göstermekti. Böylece ortak mücadele hattının kırılması, sınıf mücadelesinin görünmez kılınması, statü yanılsaması üzerinden düzene “sadakat” üretilmesi amaçlanıyordu. Bu plan başarılı olmadı diyemeyiz!
“Orta sınıf” denildiğinde akla gelen bir başka kesim de beyaz yakalılar, yani kapalı mekân, genelde ofis veya plaza ortamlarında çalışan emekçilerdir. Bu kesimler günümüz dünyasında itildikleri eğilim gereği, yaptıkları işten çok, gittikleri mekânlarla, içtikleri kahvelerle, takip ettikleri modayla, “pahalı” alışkanlıklarıyla, “ayrıcalıklı” yaşam tarzları ile tanımlanırlar. Oysa ofiste çalışmak ya da yönetici pozisyonunda bulunmak, üretim araçlarına sahip olmak anlamına gelmez. Beyaz yakalı emek de emeğini satarak var olur. Performans baskısı, uzun mesailer ve her an işsiz kalma tehdidiyle birlikte, görece yüksek ücretler dahi o derin güvencesizliği gizleyemez. Çünkü yaşam tarzı üzerinden kurulan “orta sınıf” algısı, bu kırılganlığı örtmenin ideolojik aracına dönüşmüş durumdadır.
Öyleyse orta sınıf var mıdır?
Marksist bakış açısında sınıflar; maaş düzeyine, tüketim alışkanlıklarına ya da kültürel beğenilere göre değil, üretim araçlarıyla kurulan ilişkiye göre tanımlanır. Kapitalist toplumda bu ilişki, iki temel sınıfı ortaya çıkarır. Bir yanda üretim araçlarının sahibi olan, sermayeyi ve ticareti elinde tutan, başkalarının emeğinden kâr elde eden sermaye sınıfı vardır. Büyük ithalatçılar, inşaat ve turizm sermayesi, üniversite patronları bu sınıfın somut örnekleridir. Diğer yanda ise geçinebilmek için emeğini satmak zorunda olan emekçilerin yer aldığı sınıf bulunur. Kamu emekçileri, işçiler, kendi nam ve hesabına çalışanlar, küçük orta boy işletme sahipleri, özel sektör çalışanları, sözleşmeli ve güvencesiz istihdam edilen binlerce insan. Bu temel karşıtlığın dışında, Marksizm’de bağımsız ve kalıcı bir “orta sınıf” tanımı yoktur. Bir de sermaye sınıfının alt kırılımı olarak tanımlanabilecek burjuvazi vardır. Basit tanımıyla burjuvazi; küçük de olsa üretim aracına sahip olan ve zaman zaman bizzat çalışarak ayakta kalan kesimleri ifade eder.
Peki Orta Sınıf Dediklerine Ne Oldu?
1970’lerden itibaren dünya ölçeğinde uygulamaya sokulan neoliberal politikalar, bu tabloyu bilinçli biçimde dağıttı. Özelleştirmelerle kamu küçültüldü, sendikalar zayıflatıldı. Güvenceli istihdam geriletildi; kadrolu çalışma istisnaya dönüştürüldü, sözleşmeli, geçici ve güvencesiz çalışma normalleştirildi. Eğitimli emek ucuzlatıldı. İyi bir eğitim, garanti bir gelecek olmaktan çıkarıldı. Uzmanlık değersizleştirildi; proje bazlı, kısa süreli ve düşük ücretli işler yaygınlaştırıldı. Bugün üniversitelerde çalışan akademisyenlerin büyük bir bölümü sözleşmeli ve güvencesizdir. Memurlar borçla yaşamaktadır. Küçük esnaf için mesele artık satış yapmak değil; dükkânın kirasını, elektriğini ve borçlarını ödeyip bir ay daha ayakta kalabilmektir. Dolayısıyla ortadan kalkan bir sınıf değil; ideolojik bir perdedir. Eskiden “orta sınıf” denilen kesimlerin, gerçekte işçi sınıfının bir parçası olduğu artık inkâr edilemez biçimde açığa çıkmıştır. Zaten emekçiydiler bugün bu gerçek, maddi koşullar tarafından dayatılmaktadır. Maaşlarıyla geçinemiyorlar, çocuklarının geleceğinden emin olamıyorlar, yarınlarını planlayamıyorlar. Buna rağmen hala “ben işçi değilim, orta sınıfım” diyorsanız, sizi düşünmeye davet ediyorum. Bunu demek neyi değiştirir? Hiçbir şeyi.
Bugün maaşıyla geçinemeyen, borçlanan, güvencesizleşen herkesin kendisine şu basit soruyu sorması gerektiğini düşünüyorum: Ben emeğimle mi yaşıyorum, yoksa başkalarının emeğinden mi kâr ediyorum? Eğer emeğinle yaşıyorsan, sınıfın bellidir: İşçi sınıfı. “Orta sınıf” söylemi, emekçilerin kendilerini işçi sınıfından ayrı hissetmeleri için yıllarca gözlere çekilmiş ideolojik bir perdeden ibaretti. O perde artık düştü. Bu ülkede kurtuluş, bireysel çabada ya da “biraz daha yukarı çıkma” hayalinde değil; emeğiyle yaşayanların ortak, örgütlü mücadelesindedir.
Masal bitti. Şimdi gerçeklikle yüzleşme ve onu değiştirme zamanıdır.
Kaynak: https://teoriveeylem.net/tr/2022/11/08/marxta-orta-sinif/
