
Kıskaca Alınan Gerçeklik
Sanat, insanlık tarihi boyunca düşünmenin, üretmenin ve birlikte yaşamanın ayrılmaz bir parçası olmuştur. İlk topluluklardan bugüne, yaşamın doğal akışı içinde kendisine her zaman bir yer bulan sanat; ya egemen sınıfların ideolojisini yeniden üreten bir araç haline gelmiş ya da halkın eşitlik, adalet ve özgürlük mücadelesinin sesi olmuştur. Sanatın bu dönüştürücü potansiyeline rağmen, onun “masum” ve “tarafsız” olduğu iddiasıyla yürütülen “sanat, sanat için mi; toplum için mi?” tartışmaları, büyük ölçüde egemen sınıfların sanatı dar bir estetik kalıba hapsederek kendi tahakkümlerini görünmez kılma çabasından ibarettir. Bu yaklaşım, sanatın toplumsal bağlamından koparılmasını ve etkisizleştirilmesini hedefler.
Elinizdeki dergi ve yazarlarının bu konudaki tutumu nettir: Toplumcu sanatı sahipleniyor, sanatın halkla buluşan ve toplumsal gerçekliğe temas eden biçimine yaslanıyoruz. Nitekim sanat tarihine bakıldığında, dünyayı betimlemekle yetinmeyip onu değiştirme iradesine katkı sunan üretimlerin daha kalıcı ve etkili olduğu görülür. Bugün geriletilen pek çok yaşamsal olgu gibi sanat da kıskaca alınmış, derin bir değişim ve dönüşüm sürecine itilmiştir. Bu sürecin hangi dinamikler üzerinden şekillendiğini gelin birlikte tartışalım.
Metalaşan sanat ve kültürel yoksu(n)llaşma
Kapitalizmin neoliberal döneminden geçtiğimiz bu süreçte, halktan, götürülmek istenen -ve büyük oranda götürülen- sadece ekonomik ve demokratik kazanımları değildir; kültür, sanat ve düşünce alanlarının da piyasaya açıldığını görüyoruz. Kamusal hakların tasfiyesiyle eş zamanlı olarak sanat, kamusal bir ihtiyaç olmaktan çıkarılmış; ödeme gücü olanların erişebileceği ayrıcalıklı bir tüketim nesnesine dönüşmüştür.
Bu keskin dönüşüm ile sergi salonları, konser alanları, edebiyat vitrinleri ve daha birçok sanatsal üretimin buluştuğu mekanlardan geniş halk kesimleri uzaklaşmış, buralar halkın uğrak noktası olmaktan çıkmıştır. Gelinen noktada sanat, sermayenin ve onu eğip bükebilenlerin gölgesine itilmiş; sanat emekçilerinin emeğinin karşılığını alamaması ve üretim maliyetlerinin ağırlaşması kaçınılmaz hale gelmiştir.
Sanat emekçilerinin ekonomik anlamda da diğer birçok anlamda da tatmin olacakları bir yapının kurulması ihtiyacı elzemdir. Bu yapının kalıcı biçimde kurulamamasındaki sorunu; ortaya çıkan kazançta değil, sanatın halktan koparılmasında ve içeriğinin bilinçli biçimde boşaltılmasında aramak gerekir. Postmodern anlayışın, anlamı parçalayan, gerçekliği reddeden, kolektif aklı yok sayan çizgisi; toplumcu gerçekçi bakışı itibarsızlaştırmış, kopuşun ideolojik zemini oluşturulmuştur.
Halkın önüne konan sanat ya şok edici ama içeriksiz biçimlere indirgenmekte ya da bireysel yabancılaşmanın estetize edilmiş anlatılarına sıkıştırılmaktadır. Bu sonuç karşısında, tutulan aklın yerine aklı; boş fikrin yerine fikri; kaybolan kolektif aklı ve örgütlü biçimi koyacak bir yönelime fazlasıyla ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ihtiyacı karşılayacak entelektüel aklın geri çekilme nedenlerini, bu çekilmenin yarattığı bozulmayı ve sanatın halk ile kurduğu bağın koparılması için koyulan çabayı ele alacağız. Ama önce sorunun temeline inmekte, sınıf yanılsamasına bakmakta fayda var.
“Orta Sınıf” Yanılsaması ve İşçileşme
Marksizm, basitçe, “orta sınıf,” üretim ilişkileri temelinde bağımsız bir sınıf değildir; toplum, üretim araçlarına sahip olanlar ile olmayanlar arasında ikiye bölünmüştür der. Yaşamsal pratiğe baktığımızda, orta sınıf olarak tanımlanan kesimler de emek gücünü satarak yaşayanlardır. Neoliberalizm, kapitalizmden aldığı moment ile mimarından mühendisine, hukukçusundan akademisyene, zanaatkârından sanatçısına kadar geniş bir kesimi hızla güvencesiz, esnek ve düşük ücretli çalışma koşullarına itmiştir.
Bu durum, bir yandan orta sınıf olarak adlandırılan kesimlerin önüne konan perdenin kalkmasına yarasa da diğer yandan fiilen işçileştirilen bu kesimlerin güvencesini elinden almış; sermaye ile emek arasındaki makası daha da açmış; zenginin servetine servet kattığı, yoksulun daha da yoksullaştığı düzeni var etmiştir. Bugün sanat alanında yaşanan gerileme, genel toplumsal gerilemeden bağımsız değildir. Ancak bu tablo, entelektüel aklın geri çekilişini bütünüyle açıklamaz.
Sanatın Örgütlü Sözden Kopuşu
Şimdi gelelim entelektüel aklın geri çekilme nedenlerine. Tarihsel arka plana dönüp baktığımızda, bu geri çekilişin genelde sanat üretimiyle haşır neşir olan orta sınıf ekseninde yoğunlaştığı görülür. Oysa sanat emekçileri ile emekçiler arasında kurulan köprü sayesinde edebiyat, tiyatro, müzik ve sinema, sınıf bilincinin yayılmasında ve kolektif mücadele deneyimlerinin aktarılmasında etkili olabilmiştir.
Ancak neoliberal dönemde bu kesimlerin kayda değer bir bölümü, bu köprüden geçmek yerine bireysel kurtuluş arayışlarına, kariyerizme ve politik suskunluğa yönelmiş; sanat üretiminin bu yönünü büyük ölçüde boş bırakmıştır. Yükselen faşizmin yarattığı etki ve konuşturma zorunluluğu; “beğeni” toplama arzusu; sansür, oto sansürün öne çıktığı bu çağda, sanatın örgütlü sözle kurduğu diyalektik bağın zayıflamasına; mücadeleye koyduğu ruhun aşınmasına neden olmaktadır. Bu da yalnızca sanatı değil, mücadelenin kendisini de kültürel ve ideolojik olarak sekteye uğratmaktadır.
Sanatın Kazanım Sağlayan “Yol”u
Bugün orta sınıf yanılsamasının çözülmesi ve sanat emekçilerinin işçileşmesi, sanatın yeniden halkla ve örgütlü mücadeleyle buluşması için tarihsel bir olanak sunmaktadır. Gözlerimiz çözülmenin daha görünür halini ve emekçilerin gündelik yaşamından, sömürü ilişkilerinden ve direniş deneyimlerinden beslenen toplumcu gerçekçi sanatı aramaktadır. Yaşar Kemal’in edebiyatında, Vedat Türkali’nin şiirlerinde ve Ken Loach’un sinemasında vücut bulan bu anlayış, yeniden üretilmeli ve sahiplenilmelidir.
Ancak bu da yeterli değildir. Mücadele ile sanatın iç içe geçmesi gerekmektedir. Direnişin sanatı halkı sadece bir ‘izleyici’ ya da ‘konu’ olarak görmez onu üretimin öznesi kılar. Bu sanat, sergi salonlarının steril duvarlarından, seçkinlerin vitrinlerinden taşarak sokağın diline karışan bir sanattır.
Toplumcu gerçekçi sanat durum tespiti yapıyorsa, direnişin sanatı bu tespiti bir eylem çağrısına dönüştürür. Estetiği, egemenlerin ‘beğeni’ kalıplarından kurtarıp, mücadelenin yaratıcı coşkusuyla yeniden tanımlar. Yani kıskaca alınmış gerçekliği parçalayacak olan örgütlü iradenin estetik dilini kurar.
Sanat, mücadelenin ardından gelen bir gölge değil, karanlığı yaran öncü bir fener olmalıdır. Kurtuluş tek başına mümkün olmadığı gibi, sanat da tek başına özgürleşemez. Öyleyse rotamız nettir: Sanatı halka götürmek değil, sanatı halkın ellerinde bir direniş mevzisine dönüştürmek!
