Mülkiyet Sorunu “Ben de Yaparım Ama İstemem”le Çözülmez

Güney Kıbrıs’ta mülkiyet davaları kapsamında yaşanan tutuklamalar tartışılmaya devam ederken, Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın “Gerekirse biz de Rumları tutuklarız ama ben bunu istemiyorum” yönündeki açıklaması dikkat çekti. İşin tuhafı, cümlenin ilk yarısı ile ikinci yarısı birbirini kurtarmaya çalışıyor. Sanki konu uluslararası hukuk ve Kıbrıs sorunu değil de, mahallede çocukların “O vurursa ben de vururum ama aslında istemem” tartışması… Bir hukukçudan beklenen, hukuku misilleme seçenekleri arasına koymak değil; hukukun neden intikam aracı olamayacağını anlatmaktır. “Yapabiliriz ama yapmayalım” demek, yanlış bir yöntemi reddetmek değil, onu masada tutmaktır. Halbuki mülkiyet sorunu, karşılıklı gözdağıyla ya da tutuklama yarışıyla çözülebilecek bir mesele değildir. Kıbrıs sorunu, milliyetçilerin “Onlar yaptı, biz de yapalım” mantığıyla on yıllardır çözümsüz bırakıldı. Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni tutuklama senaryoları yazmak değil, halkların yararına bir federasyon senaryosu kurmaktır. Hukuk, siyasetçilerin cebindeki “gerekirse kullanırız” kartı değil; barışın ve adaletin güvencesi olmalıdır. Malın mülkün kimden kime geçtiği tartışması bir yana, inşaat sermayesinin ciddi bir ekolojik talan yarattığı da aşikardır. Esas parmak sallanması gereken, sahillerimizi, dağlarımızı, ormanlarımızı villa kentlere dönüştürüp gençlerin geleceğini çalan inşaat sermayesidir. Ama o zaman seçim kampanyasını kim finanse edecek?
Betondan Dev, Doğanın İçine Etmeye Hazırlanıyor

Geçmiş yıllarda Beşparmaklar’a yapılmak istenen ancak başta çevre örgütleri olmak üzere özellikle Girne halkının ciddi muhalefetiyle durdurulan “Asil Köylü” heykeli hortladı! Karpaz Marina’yı alan (evet yanlış okumadınız; yat, kat değil marina da alıyorlar) Erbil Arkın, projeyi Karpaz’a yapacağını böylelikle bölgeyi kalkındıracağını açıkladı. Ortada ise herhangi bir resmi izin, ÇED raporu, planlama onayı, inşaat ruhsatı filan yok. Herhalde kktc bütçesinden daha fazla paraya sahip olan Erbil bey, manavdan elma alır gibi, yoo bu örnek kendisine yakışmadı; İsraillilerden marina alır gibi, canı istediğinde Karpaz Emirnamesi’ni de iptal ettirip dilediği izni alabileceğini düşünmüştür. Milli Park’a elektrik ve otoban gitmesinin, ardından gelen yapılaşmanın, bölge halkı yatla gezdiği için en büyük ihtiyaç olan marinanın ve önce Bafra’daki otellere son olarak da İTÜ’ye orman arazilerinin verilmesinin vebali, sağlı solu tüm rejim partilerinin boynundadır. 43 metrelik beton bir yapının inşası esnasında büyük ölçüde doğal bitki örtüsüne zarar verilmesinin yanı sıra, koruma altındaki bölgeye getireceği yapılaşma baskısı da haklı olarak endişe yaratmakta. Köylüye sahip çıkılmak isteniyorsa, “kalkınma” adı altında bölge talan edileceğine Karpaz’ın geleneksel tarım ürünlerine ve doğasına doğrudan destek verilmeli. Kaldı ki heykelin estetik yönü, köylünün formu, devasa boyutu oldukça tartışmalı olup neden bir köylü kadın olmadığı da soru işareti. Sermayenin doğa ve insan üzerinde kurmak istediği tahakkümün “size iş sağlayacağım”, “bölgenizi kalkındıracağım” masallarıyla, pek hayırsever ve çok sanatsever iş insanı imajı ile cilalanmasıdır.
Kadına Şiddetin Geldiği Son Nokta: Güpegündüz, Halk Arasında!

Lefkoşa’da bir süpermarkette güpegündüz yaşanan olay, kadına şiddetin geldiği son nokta ile ülkeye girişlerdeki kontrolsüzlüğü ve bu ülkede seks kölesi kadınların yaşadıklarını tek bir vakada birleştirdi. Şiddet mağduru kadın, devletin koruyamadığı binlerce kadından biriydi… Şiddet bu kez bir evde, bir sokak arasında değil de, Lefkoşa’nın en kalabalık marketlerinden birinde yaşandı. Polis raporunda şiddet mağduru kadın için “konsomatris olarak çalışıyor” derken, hala aklını kullanabilenler şunu soruyordu; “Kadına şiddete kalkışanlar bu cüreti kimden alıyor? Gece kulüplerinde dönen kadın ticareti ve seks köleliğine kim göz yumuyor? Ülkeye kimin girdiğini, neden girdiğini kim denetlemiyor? Güvenliğimizi sağlama görevini kim yerine getirmiyor?” Bu soruların hepsinin yanıtı devlet olunca da insan düşünmeden edemiyor. Ortada gerçekten bir devlet var mı, varsa bizim mi? Eğer varsa ama bizim değilse, sermayenin, mafyanın ve pezevenklerin mi?
Tenten Metin Yıllardır Ahkam Kesiyor, Asgari Ücretin Tanımı Bilmiyor

Patronlar Sendikası Başkanı ve Asgari Ücret Saptama Komisyonu’nun gadimici üyesi metin, “Asgari ücret dört kişilik bir ailenin geçim ücreti değildir” diyerek tek bir bireyin geçimini esas alacak şekilde değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor. Metinimin haberi yok ama, yıllardır üyesi olduğu komisyonu kuran “Asgari Ücretler Yasası”nda Asgari Ücret tam tersi şekilde tanımlanıyor. Yasada Asgari Ücret için “İşçi ile eşinin ve 1 veya 2 çocuğunun temel gereksinimlerini karşılamaya yetecek miktarda saptanan ücret” tanımı yapılıyor. Yani metinim yıllardır bir komisyonda görev yapıyor ama konunun ne olduğunu dahi bilmiyor. Yüz binlerce insanın maaşına ve ailesinin yaşam standardına, görev yaptığı komisyonun temelindeki yasayı bir kez bile okumamış Metinler karar veriyor. Tabii bilmeden haksızlık etmeyelim; metinim belki de okuduğunu anlayamıyor ya da anlamamazlıktan geliyor. Zira biliyorsunuz metin orada kendini değil tüm patronları temsil ediyor. Metingiller diyebileceğimiz bu kesime göre, asgari ücretli evlenmeyecek, çocuk sahibi olmayacak, partneri ile bir yaşam kurmayacak, yalnız yaşayacak. Tabii şimdi bu zenginler modern, dolayısıyla çağdaş. E haliyle çağdaş düşünüyorlar. Aile kurmak filan çok geleneksel, çağ dışı kalıyor. Metinim biz sizi çok iyi anlıyoruz, hak veriyoruz ve artırıyoruz; asgari ücret, bir emekçinin tek başına ev tutabileceği, ulaşım, eğitim, sağlık, haberleşme, enerji, tatil, kültür-sanat gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabileceği şekilde belirlensin, ne dersin? Hatta biz bu komisyonu lağvedelim, sen bu kadar yıldan sonra durup komisyonun yasasını okuyup anlamaya çalışma, hesap kitap da yapma. Dünya ve Türkiye ortalamasının çok üzerinde bir rakamla, ülkemizde özel sektör çalışanlarının yaklaşık %70’i asgari ücretle çalışır durumdayken, bu ücreti artık kamudaki en düşük maaşa sabitleyelim. Hem kafacığını hem de bizi yorma.
Girne’den Gaz Bağladık Anadolu’ya

TC ile kktc arasında imzalanan “Doğal Gaz Tedarikine Dair Mutabakat Zaptı” kapsamında planlanan doğal gaz boru hattının, yalnızca kuzey Kıbrıs’ın enerji arzını güvence altına almakla kalmayacağı, Doğu Akdeniz’deki doğal gaz ticaretinde de yeni bir dönemin kapısını aralayabileceği değerlendiriliyor. Hattın çift yönlü tasarlanacağını dile getiren TC Enerji Bakanı Bayraktar, gelecekte adada üretilebilecek doğal gazın Türkiye’ye, buradan da Avrupa’ya taşınmasına imkan sağlayacak şekilde dizayn edileceğini söylüyor. Adanın güneyinde ise Kıbrıs Cumhuriyeti, mitolojik isimler verdiği gaz sahalarını (yani doğayı ve tarihi), büyük enerji şirketleri ile anlaşmalar yaparak ticarileştiriyor. Afrodit (gaz sahası), ABD’li Chevron ve Shell’e, Kronos ve Zeus ise Fransız ve İtalyan şirketlerinin ekonomik ve stratejik kar(ar)larına bırakılıyor. Kısacası güzelim adamızda asırlardır süren “stratejik konum” sancımızın yanına bir de jeopolitik ve doğal kaynaklarımıza akbaba gibi çöken sermaye ekleniyor. Nur topu gibi bir “Kıbrıs Sorunu”muz daha doğuyor! Sağcı-solcu, çevreci-kalkınmacı, ekolojist-kapitalist fark etmeksizin herkes petrol ve doğalgazın “zenginlik” ve “ihtiyaç” olduğunu hatta gazla birlikte “barış”ın da su yüzüne çıkacağını tartışıyor. Oysa ta 2019’da söylediğimiz gibi: Büyük sermayenin elindeki doğal kaynaklar, yalnızca çok küçük bir sınıfa zenginlik sağlarken halklara zulüm getirmiştir. Kıbrıs’ta barış ve halkların kardeşliği gazla değil, tam tersine doğayla uyumlu ve ekoloji odaklı bir düzen ile birlikte inşa edilebilir. Hepsinden önemlisi, insanlık bu gezegende var olmayı istiyor ve gelecek kuşakları düşünüyorsa, iklim değişiminin, hava ve su kirliliğinin ve ekolojik tahribatın en önemli sebebi olan fosil yakıtların artık tümüyle terk edilmesi, alternatif olarak değil sürekli bir tercih olarak yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesi gerekiyor.
Turan Dayımızın Hesabını Kim Verecek?

Sorma gir hanının, kontrolden çıkmış trafiğin ve bu topraklardaki rastgele yaşıyor oluşumuzun son kurbanı maalesef Turan dayımız oldu. Girne’nin sembollerinden, dergimizin çok değerli okurlarından Turan dayımızı acı ve öfkenin karışımı bir duyguyla uğurlarken, onu bu şekilde kaybetmiş olmayı hazmedemiyoruz. Ülkeye yeni gelmiş, soldan akan trafiği bilmeyen, ehliyeti olmayan, promil rekoruyla yollarda tehlike saçan bir grup tarafından öldürüldü Turan dayımız. Öğretmen, mücahit ve Girne Halk Evi futbolcusuydu, yaşına rağmen hayat doluydu. Onun ve bu kontrolden çıkmış düzenin aldığı tüm canların, hesabını kim verecek?
