
Günümüzün en büyük sorunlarından biri olan işsizlik, yalnızca iş bulamamak anlamına gelmiyor. Beraberinde düşük ücretleri, güvencesiz çalışmayı ve çoğu zaman sömürüyü de getiriyor. Peki gençler bütün bunları nasıl deneyimliyor? Baraka Kültür Merkezi’nde Bala Kabakcı, Deniz Çiçek ve Sevim Kendir tarafından düzenlenen “İş’in Gerçeği” etkinliği tam da bu sorunun temeline indi. Gençlerin çalışma yaşamında karşılaştıkları sorunları kendi deneyimleri üzerinden konuşabilecekleri, yalnız olmadıklarını hissedebilecekleri ve hakları konusunda bilinçlenebilecekleri bir buluşma amaçlandı. Bu etkinlikte yer alan sunumlar ve tartışmaları okurlarımız ile paylaşıyoruz.
Bâlâ Kabakçı ; Sahi neden işsiziz?
Bugün gençlerin yaşadığı işsizlik, düşük ücretler ve gelecek kaygısı tesadüf değildir. Bunlar, emeğin değil sermayenin çıkarlarını önceleyen ekonomik düzenin doğal sonuçlarıdır. Kıbrıs’ın kuzeyinde ekonomi uzun yıllardır üretim yerine inşaat, turizm, kumarhaneler ve yükseköğretim etrafında şekillenmektedir. 1974’te başlayan üretimden koparma politikaları, 1980 darbesinin çocuğu olan Turgut Özal döneminde “Siz üretmeyin, ben size yollarım” denerek, ekonomik paketlerle iyice pekiştirilmiştir.Üretime dayanmayan bu yapı, gençlere güvenceli ve nitelikli işler yaratmak yerine ucuz iş gücü olmayı dayatmaktadır.Asgari ücretle çalışan birçok genç, maaşının büyük kısmını kiraya vermekte, kalanıyla ise temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmaktadır. Kendi evini kurmak, geleceğe yatırım yapmak ya da ekonomik olarak bağımsız yaşamak her geçen gün daha zor hale gelmektedir. Bu yüzden birçok genç, mezun olduktan sonra kendi alanında iş bulamamakta, düşük ücretli işlerde çalışmak zorunda kalmakta ya da çareyi yurt dışına göç etmekte aramaktadır. Sorunun temelinde gençlerin yeterince çalışmaması ya da kendini geliştirmemesi değil, emeği ucuzlatan ve güvencesizliği normalleştiren anlayış vardır.
Kıbrıs’ın kuzeyinde son yıllarda plansız ve denetimsiz nüfus artışı ile iş gücü hareketliliği de çalışma yaşamındaki sorunları derinleştirmektedir. Sorun, farklı ülkelerden gelen emekçilerin varlığı değil; bu sürecin kamu yararı gözetilmeden, kayıt dışı çalışmayı ve düşük ücretleri besleyecek biçimde yönetilmesidir.İşverenlerin yerli ve göçmen emekçiler arasında ücret ve hak farklılıklarından yararlanarak emeği ucuzlatması, tüm çalışanların çalışma koşullarını kötüleştirmektedir. Bu nedenle çözüm, göçmen emekçileri hedef göstermek değil; tüm çalışanlar için kayıtlı istihdamı, eşit işe eşit ücreti, sendikal örgütlenmeyi ve çalışma yaşamında etkin denetimi güçlendirmektir.
İlk maaşınla ne yaptın?
Bu soruya vereceğim yanıt, çalışma yaşamının gençler açısından nasıl başladığını göstermesi bakımından dikkat çekici. İşsizliğin ekonomik sonuçlarından sıkça söz edilir. Ancak işsizliğin görünmeyen bir yönü de vardır. Kendini yetersiz hissetmek, üretemediğini düşünmek ve ekonomik bağımsızlığını kazanamamanın yarattığı baskı gençlerin en fazla hissettiği duygular arasındadır. İşsizlik yalnızca maddi değil, aynı zamanda psikolojik bir yıpranma sürecidir.Tam da böyle bir dönemde Eskişehir’de yerel bir gazetede gece editörü olarak çalışmaya başladım. Yerel seçim sürecinin yoğunluğu nedeniyle gündüz canlı yayınlarda, akşam ise haber editörlüğünde görev alıyordum. Kağıt üzerinde part-time çalışan görünüyordum ancak çalışma saatlerim ve üstlendiğim iş yükü bunun çok ötesindeydi. Ay sonunda hesabıma asgari ücret yatırıldığında emeğimin karşılığını aldığımı düşünmüştüm.Ancak bu sevinç kısa sürdü. Telefonuma gelen mesaj durumu özetliyordu: “Parttime olarak işe başlayanlar, hesaplarına yatan maaşın yarısını elden geri versin.IBAN’a gönderim olmaz.” Bugün bana “İlk maaşınla ne yaptın?” diye sorulduğunda vereceğim yanıt: “Yarısını elden geri verdim!”
Çözüm dayanışmada, örgütlenmede
Etkinlik boyunca dile getirilen bazı cümleler, gençlerin yaşadığı çıkmazı çarpıcı biçimde özetliyordu: “Ülkeden ayrılmak ya da kamuya girmek çözüm değil.” “Kendi alanımda çalışma isteğim neden ‘prensip’ olarak görülüyor ve yargılanıyor?” “Özel sektör koşulları kötü diye neden hayalimden vazgeçip kamuya girmek zorundayım?” “Her kötü tecrübeye ihtiyacımız olmamalı.” Bu cümleler, sorunun bireysel tercihlerden değil, çalışma yaşamının yapısal sorunlarından kaynaklandığını gösteriyor. Gençlerin yaşadığı işsizlik, düşük ücret, güvencesizlik ve hak ihlalleri ortak sorunlardır; dolayısıyla çözümü de ortak mücadeleden geçmektedir.
Birçok katılımcı, yaşadıkları hak ihlalleri karşısında hukuksal olarak ne yapabileceklerini bilmediklerini dile getirdi.Bu da yalnızca kötü çalışma koşullarının değil, haklara ilişkin bilgi eksikliğinin de genç emekçilerin önemli sorunlarından biri olduğunu ortaya koydu.
Sonuç olarak; gençlerin sendikalarda, meslek örgütlerinde ve gençlik örgütlerinde daha aktif yer alması, özellikle özel sektörde sendikal örgütlenmenin güçlenmesi, insanca çalışma koşullarının sağlanabilmesi açısından hayati önem taşıyor. Emekten yana politikaların güçlendirilmesi, gerçek anlamda yaşanabilir ücretlerin sağlanması ve dayanışma kültürünün büyütülmesi, gençlerin geleceğini değiştirecek temel adımlardır. Etkinlik de tam olarak bunu göstermiş oldu: Gençler yalnız olmadıklarını gördüklerinde, deneyimlerini paylaştıklarında ve birlikte düşündüklerinde yalnızca sorunlarını anlatmıyor; çözümün de örgütlü dayanışmadan geçtiğini birlikte keşfediyorlar. Çünkü her kötü tecrübeye ihtiyacımız yok; ihtiyacımız olan şey, o tecrübeleri değiştirecek ortak mücadeleyi büyütmek ve örgütlenmek.

Deniz Çiçek ; Hiçbir “deneyim” haksızlığı normalleştiremez
İlk iş deneyimi, birçok genç için yalnızca para kazanmaya başlamak değil; aynı zamanda çalışma hayatının gerçek yüzüyle tanışmaktır. Ne yazık ki bu tanışma çoğu zaman umutla değil, hayal kırıklığıyla başlıyor. Çoğumuzun ilk iş deneyimi sadece meslek öğretmedi; haklarımızı, haksızlıkları ve mücadele etmenin önemini öğretti. Çalışma saatlerinin belirsizliği, dinlenme hakkının göz ardı edilmesi, fazla mesainin sıradanlaşması ve çalışanların kolayca gözden çıkarılabilmesi gibi birçok sorunla karşılaştık. İş yükü arttıkça “Öğreniyorsun” denilerek yapılan fedakarlıklar normalleştiriliyor, genç çalışanların deneyimsizliği ise çoğu zaman haklarını aramalarının önünde bir engel olarak görülüyor.
Bence en düşündürücü noktalardan birisi hakkını savunmaya çalışan gençlere karşı kullanılan ön yargı ifadeleri. Çalışma koşullarını sorguladığımız zaman ya da daha adil bir düzen talep ettiğimizde “Bu gençler de iş beğenmiyor”, “Şımarıklar”, “Değer bilmiyorlar” gibi sözlerle karşılaşıyoruz. Oysa mesele çalışmak istememek değil insanca koşullarda çalışabilmek.
İlk iş deneyimi çoğumuza yaşadığımız sorunların bireysel olmadığını gösterdi.
Liyakatsizlik, denetim eksikliği, emeğin değersizleştirilmesi ve zaman zaman cinsiyet temelli ayrımcılık, birçok gencin ortak sorunu haline gelmiş durumda.
Özellikle kadınların “samimiyet” adı altında maruz kaldıkları psikolojik ve fiziksel tacizin hala görmezden gelinmesi de çalışma hayatında çözülmesi gereken en önemli problemlerden biridir.
Etkinlik bize asıl sorunun bizde değil sistemde olduğunu ve haklarımızı bilmemiz gerektiğini öğretti. Unutmayınız ki haklarını bilmeyen insanların hakkını savunması da zordur. Daha adil çalışma koşulları sadece biz gençlerin değil tüm emekçilerin hakkıdır ve bu herkesin sorumluluk almasıyla mümkündür. İlk iş deneyimlerimiz her zaman hayal ettiğimiz gibi başlamayabilir. Ancak hiçbir deneyim, haksızlığı normalleştirmek için bir gerekçe olmamalıdır. Biz gençler çalışma hayatına sömürüyle, güvencesizlikle ve korkuyla değil; haklarını bilerek, emeğinin karşılığını alarak ve insan onuruna yakışır koşullarda adım atmalıyız. Çünkü bugünün gençlerine reva görülen çalışma düzeni, yarının çalışma hayatını belirleyecektir. Daha adil bir gelecek ise ancak haksızlığa sessiz kalmayan insanların varlığıyla mümkün olacaktır.

Sevim Kendir ; Daha adil bir çalışma hayatı, bu düzeni normalleştirmeden ortak bir mücadeleyle mümkün
İlk işe başlamak çoğumuz için yalnızca bir kariyer başlangıcı değil, aynı zamanda geleceğe dair kurduğumuz hayallerin ilk adımıdır. En azından öyle olmasını bekliyoruz. Ancak bugün birçok genç için bu adım, umut kadar belirsizliği, güvencesizliği ve hak ihlallerini de beraberinde getiriyor.
İş’in Gerçeği etkinliği de tam olarak bu gerçekten hareketle ortaya çıktı. Amacımız yalnızca yaşadığımız sorunları anlatmak değildi; aynı zamanda bu sorunların bireysel olmadığını göstermek, benzer deneyimleri yaşayan gençleri bir araya getirmek ve ortak bir söz üretmekti.Çünkü çalışma hayatında yaşanan haksızlıklar karşısında yalnız olmadığımızı görmek, mücadelenin ilk adımıdır.
Etkinlik boyunca anlatılan hikâyeler birbirinden farklıydı; bununla beraber ortaklaştıkları noktalar dikkat çekiciydi. Uzun süren iş arama süreçleri, karşılığı verilmeyen emek, belirsiz çalışma koşulları, hak ihlalleri ve düşük ücretler… Bunlar yalnızca çalışma hayatını değil, bu adada yaşam kurmaya çalışan biz gençlerin geleceğe ilişkin umutlarını da doğrudan etkiliyor.
Beni en çok düşündüren ise özel sektörde yaşanan haksızlıkların zamanla olağan kabul edilmeye başlanması oldu. İnsanlar bir süre sonra yaşadıkları sorunları sorgulamaktan vazgeçiyor; adaletsiz çalışma koşullarını iş hayatının değişmez bir parçası olarak görüp normalleştirmeye başlıyor. Haklarını talep eden, insanca çalışma koşulları isteyen gençler ise yalnızca patronların baskısıyla değil, toplumun “Bu nesil iş beğenmiyor” gibi ön yargılarıyla da mücadele etmek zorunda kalıyor. Oysa etkinlik boyunca gördük ki yaşanan sorunlar kişisel değil; ortak. Aynı kaygıları taşıyan, benzer hayal kırıklıkları yaşayan ve benzer hak ihlalleriyle karşılaşan çok sayıda genç var. Sorun ortaksa, çözüm de ancak ortak olabilir.
Elbette tek bir etkinlik çalışma hayatını bir günde değiştirmeyecek. Ancak bu tür buluşmalar, konuşulmayanları görünür kılıyor, gençlerin yalnız olmadığını hissettiriyor ve haklarımızı öğrenmenin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Daha da önemlisi, bizi bireysel çözümler yerine toplumsal mücadeleyi düşünmeye yöneltiyor. Çünkü çalışma yaşamındaki sömürüye karşı en güçlü araç yalnızca bireysel çaba değildir. Gençlerin sendikalarda, meslek örgütlerinde ve gençlik örgütlerinde bir araya gelmesi; haklarını birlikte savunması ve çalışma yaşamına ilişkin söz sahibi olması gerçek değişimin ön koşuludur. Daha adil, güvenceli ve insanca bir çalışma hayatı ancak yaşananları normalleştirmemeyi seçip örgütlenerek ve dayanışmayı büyütüp birlikte mücadele ederek mümkün olabilir.
