
Bundan tam olarak 41 sene önce bu ülkenin bağrından kopan, bu ülkenin emekçilerinin hayat verip hayatta tutmak için mücadele ettiği; ancak neoliberal politikalar neticesinde yok edilen öz değerlerimizdendi Sanayi Holding… 1974 sonrasında ülkenin kuzeyinde yavaş yavaş şekillenen yeni düzen bir yandan Kıbrıslı Türk halkını derin bir belirsizlikle baş başa bıraktı. Bir yandan hissedilen ‘yerinden edilmişlik’ duygusu, diğer yandan üretim araçlarının dağılması ve sermaye birikiminin yokluğu, halkın ayakları üzerine yeniden kalkmasını ve kendi kendini yeniden üretmesini zorlaştırıyordu.
Tam da böylesi bir zamanda, 17 Şubat 1975 tarihinde, yalnızca ekonomik bir girişim olarak değil, kolektif bir toplumsal irade olarak hayat bulur Sanayi Holding. Tam ismi Kıbrıs Türk Sanayi Holding İşletmeleri Limited Şirketi olan bu yapı, aslında “kendi kendine yeten bir toplum” idealinin kurumsal bir ifadesi olarak karşımıza çıkar.
Peki neydi Sanayi Holding? En önemlisi de ülke insanı için ne ifade ediyordu? Piyasanın değil de toplumun ihtiyaçlarını esas alan bir kuruluş felsefesine sahipti Holding. Gıda, süt ve süt ürünlerinden tutun da yem, tekstil, ayakkabı, sabun, tuğla, demir ve ambalaja kadar birçok sektörde faaliyet yürütüyordu. Üretim alanlarına baktığımızda bir çırpıda farkedebileceğimiz şey; bu faaliyetlerin insanların temel tüketim alanları ile ilgili olduğudur ve bu durum kuşkusuz ki rastlantısal olarak tercih edilen bir faaliyet alan yelpazesi değildir. Bu temel tüketim alanlarında yürütülen faaliyetler ve üretilen mallar adanın kuzey yarısının ithalata/dışa olan bağımlılığını azaltacak bir potansiyel taşıyordu.
Bu potansiyeli sayesinde de “üretim” kavramı artık Kıbrıslı Türkler açısından soyut bir kavram olmaktan çıkıp gündelik yaşamın içine yerleşti. Holding bünyesinde kurulan fabrikalar ise yalnızca mal üreten yerler değil; Kıbrıslı Türk halkının geleceğe dair umutlarını da somutlaştıran alanlar haline geldi. Bu yapıyı özgün kılan en temel değer, emekle kurulan ilişkide yatıyordu. Sanayi Holding’de çalışan işçiler, üretim sürecinin edilgen bir parçası değil; tam anlamıyla toplumsal faydanın aktif birer öznesiydiler. Örneğin çalışanların, ürettikleri ürünleri indirimli olarak satın alabilme hakları vardı; bu da emeğin değersizleştirilmesine karşı sembolik ama güçlü bir anlama sahipti. Bu sayede emekle ürün arasındaki bağ kopmuyor, emekçinin ürettiğine yabancılaşması duygusu da azalıyordu. Bir diğer anlamlı değer ise kadın emeğinin sanayiye dahil olmasıyla birlikte kırsal kesimden gelen işçilere sağlanan istihdamın Sanayi Holding’i aynı zamanda bir toplumsal dönüşüm aracı haline getirmesiydi.
Gel gelelim tüm bunlara “dur” denmeliydi; zira üretmek, üretimden güç almak, emeğe yabancılaşmamak, kolektif irade, toplumsal dönüşümü yaratma potansiyeli ve geleceğe artık daha bir umutla bakmak “kabul edilebilir!” değildi; bunun önünün hemen alınması gerekirdi. Ve nitekim 1980’li yıllarla birlikte bu kamucu üretim modeli sistematik biçimde hedef alındı. Türkiye’de yaşanan darbe sonrası hız kazanan neoliberal politikalar, Kıbrıs’ın kuzeyinde de belirleyici oldu. Devlet, “küçülme”, “verimlilik” ve “rekabet” söylemlerini meşrulaştırmaya çalışarak üretimden çekildi. Oysa bu kavramlar, küçük ve kırılgan bir toplum için üretimin tasfiyesinden başka bir anlam taşımıyordu. Dönemin Türkiye Başbakanı Turgut Özal’ın “Siz üretmeyin, biz size bakarız” sözü de bu politikanın apaçık bir kara ifadesi olarak hafızalarımıza kazındı. Bugün bu söz, Kıbrıslı Türklerin bilinçli biçimde üretimden koparılmasının kara bir simgesi olarak toplum hafızasına yerleşmiş durumdadır.
Neoliberalizm Kıbrıs’ta yalnızca ekonomik bir dönüşüm yaratmadı; toplumsal dokuyu da değiştirdi. Fabrikaların kapatılması ya da tasfiye edilerek Türkiye’ye taşınması, binlerce emekçinin işsiz kalmasına sebep oldu. Ancak tasfiye edilen sadece fabrikalar değildi; oluşan üretim bilgisi, kolektif çalışma kültürü ve dayanışma pratikleri de tasfiye edilmiş oldu ne yazık ki. Ve bu süreç, üretimden koparılan Kıbrıslı Türk halkının siyasal özne olma kapasitesini de büyük ölçüde elinden alarak yerine bağımlı bir ekonomi, bağımlı bir siyaset koydu.
Sanayi Holding deneyimi; üretimin toplumsallaştırılmasının, emeğin onurunun ve barış fikrinin nasıl iç içe geçtiğinin en önemli örneklerinden olmuştur. Barış, yalnızca silahların ve sınırların ‘sessizleşmesi’ değil; insanların kendi emekleriyle hayatlarını sürdürebilmeleridir de. Unutmamalıyız ki üretmedikçe karar alamayacak; karar alamadıkça da özgür olamayacağız.
Bugün 41 sene öncesine dönüp de Sanayi Holding’e bakmak salt bir nostalji halini almamalıdır. Zira Kıbrıs’ta barışın ve eşitliğin piyasa dışı, kolektif ve emek merkezli bir zeminde mümkün olabileceğini bu tarihi deneyim sayesinde hatırımızda tutmamız gerekmektedir; ki bu hatırlama kuşkusuz ki aynı zamanda bir çağrıdır: Kıbrıs’ta gerçek barışın, üretimden ve emekten kopmadan, halkın kendi geleceğini kurma iradesiyle mümkün olabileceğinin çağrısı…
