Vicdanlıların Yolculukları – Arman Garip

Vicdan sahibi olmak meşakkatli iştir. Öyle yanıbaşımdakine, kendimden bildiğime, tanıdığıma beslenen vicdan değil kastım. Vicdan sahibi vicdanının kapsamına sınır çizmez ve bunun sonuçlarını, her nasıl karşısına çıkarsa çıksın üstlenir. Bir yolculuğa çıkmak zorunda olduğunu fark etmesi çok uzun sümez. Uzun, çamurlu, kimi zaman göz gözü görmeyen, çukur dolu bir yolculuk. Çıkar amacı gütmüyordur, hatta tabiri caizse, çıkmaz bir sokağa benzer vicdanlının yolculuğu. Tıpkı bir çıkmaz sokak gibi yolun çıkmadığı anlaşılınca sokakta bir değişiklik olmaz, sokak aynı sokaktır, ama mahalle telafisi imkansız biçimde değişime uğramıştır. Yol değişmemiş, değiştirmiştir.

Yolculuğun kimlere neler getireceği önceden kestirilemez, öyle olsa yolculuk olmazdı. Daha doğrusu, yolun kimlere neler getireceğini ancak yolda olanlar sezinleyebilir. Ama bunu geri dönüp kimliğin diline çevirmekte, her ne hikmetse, zorlanırlar. Öte yandan yolda karşılaşılanları ciddiye alacaksak, yolculuğun kapısı seçici geçirgen de değildir. “Her türlüsü” yoktur elbette, çünkü hepsi yolcudur, fakat ortak noktaları vicdanlarına sınır çizmemenin inadı ve kararlığıdır, yola çıkmış olmaktır. Bu ortaklık, adı üstünde, sınırsızlığın ortaklığıdır.

Gelgelelim geçmiş hayatı hakkında pek bir şey bilmediğimiz ama ünlü bir yönetmen olagelip çeşitli imtiyazlara nail olmuş Sullivan, günlerden bir gün, bu yolculuğa çıkmaya karar verir; vicdanı ona, yoksulları gösteriyordur, yoksulları ve yoksulluğu. Kendi çektiği komedi filmleri insanları hep güldürmüş, ama ünlü olmanın yan etkisiyle kendisini içinde bulduğu çevrelerde hep varlıklıların kahkahalarına şahit olmuştur. Peki ya yoksullar? Diye düşünmekten kendini alamıyordur. Yoksulların, evsizlerin güldüğünü pek görmemiştir Sullivan, dışarıdan bakınca da komik bir duruma benzemiyordur zaten.

Kendisini bulduğu açmazın içinde elindeki araçlar bellidir: Mesleği, yani film çekebilmek yani yoksulları ve yoksulluğu anlayabilmek. Yoksulluğu anlamak ve filmini çekmektir diye düşünür Sullivan, nasıl yapmalı? Aralarına karışmalı, onlardan biri olmalı! Düşünenin ilk aklına gelecek bu dahiyane fikri, Sullivan, hemen uygulamaya koyar: Yırtık pırtık kıyafetlere bürünür ve kendisini yoksulların arasına bırakır.

Sullivan: Yola çıkıp yoksul ve muhtaç olmanın nasıl bir şey olduğunu öğreneceğim ve sonra bununla ilgili bir film çekeceğim.
Burrows: İzninizle söylemem gerekirse, efendim, bu konu ilginç bir konu değil. Yoksullar yoksulluğu zaten çok iyi bilirler ve sadece bazı zenginler bu konuyu ilginç bulacaktır.
Sullivan: Ama ben bunu yoksullar için yapıyorum. Anlamıyor musunuz?
Burrows: Bakın efendim, zenginler ve teorisyenler -ki genellikle zenginlerdir- yoksulluğu negatif bir şey olarak görürler, zenginlikten yoksunluk olarak tıpkı hastalığın sağlıktan yoksunluk olarak adlandırılabileceği gibi. Ama öyle değil efendim.

Bu kısa diyalog kararlı Sullivan’ı yolundan saptırmayacaktır elbette. Ama bir söz vardır, insan yalnızca zaten bildiği şeyi öğrenebilir diye. Bu diyalog da Sullivan’ın yolunun sonunda değişecek dünyasının bir habercisi gibidir. Sullivan, yoksul olmayı başaracak hatta biraz fazla başarılı olacaktır. Bu fazlalık ise onu, olabilecek en somut biçimiyle, sınıf gerçeğiyle yüzleşmeye itecektir.

Sullivan’ın Yolculukları, hem yoksulluğu hem de önümüze sunulan naif çözümlerin yoksulluk karşısındaki açmazlarını aşk, suç ve sinemanın işlevi gibi temalarla işleyen benzersiz bir yapım. Yakın ve uzak, doğal ve beşeri çevresine hassasiyet sahibi herkes için bir yolculuk filmi. Charlie Chaplin’li, Marx Kardeşler’li, Alfred Hitchcock’lu ve bu filmin yönetmeni Preston Sturges’lı Hollywood bugünkünden ne denli ilerideymiş bir de kendi gözlerinizle görün.

Leave a Reply

Facebook6k
Twitter2k
646