Sendikasız Emekçilerin Sendikalı Patronu:Metin Arhun ve Asgari Ücret – Melisa Koloz

Her yıl Asgari Ücret Saptama Komisyonu toplantısı öncesinde, komisyonun 15 üyesinden biri olan Kıbrıs Türk İşverenler Sendikası Başkanı Metin Arhun yeniden sahneye çıkıyor. Yaptığı açıklamalar, emekçiler olarak sınıf bilincimizi ve burjuvaziye karşı sınıfsal öfkemizi her defasında biraz daha keskinleştiriyor. Çünkü biliyoruz ve görüyoruz ki Arhun, ait olduğu sınıf adına konuşuyor; binlerce emekçinin emeğinin karşılığı olan asgari ücretin her yıl daha da düşük tutulmasını hedefleyen söylemleriyle patronların hepimiz için kurmak istediği kölelik düzenini savunuyor.

Bu düzeni kurabilmek için de en sevdikleri hamleyi oynuyorlar; işçiyi işçiye kırdırmak. Öyle ki Bangladeşli işçiye 1000 dolar vermenin mantıklı olmadığını, hükümetin kamu maaşlarına müdahale

etmesi gerektiğini, asgari ücretin bir ailenin değil yalnızca bir kişinin geçimini esas alması gerektiğini utanmadan söylüyorlar. Tekrar etmekte fayda var: Arhun, sınıfının kendisine verdiği görevi layıkıyla yerine getiriyor. Bu açıklamaların hiçbiri şahsına özgü değildir; tamamı örgütlü bir sınıfın, kendi çıkarlarını savunan örgütsel açıklamalarıdır.

Kapitalist sistem, Bangladeşli emekçi için de kamu emekçisi için de özel sektörde asgari ücret karşılığında ağır sömürü koşullarında çalışan emekçi için de yaşayabilmek için çalışmak zorunda olmak demek. Patronlar için ise aynı sistem daha fazla kâr elde edebilmek uğruna hepimizin emeğini mümkün olduğunca  ucuza satın alabilmek anlamına gelir. Komisyon toplantıları öncesinde ve sonrasında Arhun’un şahsında cisimleşen daha fazla emek sömürüsü amacıyla kabaran patron iştahı, tam olarak buradan kaynaklanmaktadır. Bu sınıfın serveti, en yalın ifadeyle, hepimizin emeğinden çaldıklarıdır.

Ortak çıkarlarını korumak için sendika çatısı altında örgütlenen patronlara karşı bizler, her geçen gün daha düşük ücret karşılığında daha fazla işi, sendikasız biçimde yapmak zorunda bırakılıyoruz. Yasal olarak sendikaya üye olmamızın önünde hiçbir engel yokken, Ektam direnişinde bir kez daha gördük ki fiiliyatta sendikalaşmak yasaktır. Çünkü patronlar, işçiler birlik olduğunda dünyanın yerinden oynayabileceğini biliyorlar. Emekçilerin çalışma hayatında ve siyasette örgütlü bir güç olarak var olmasının, havanın işçiden yana dönmesi, yelin işçiden esmesi demek oluğunu biliyorlar. Böyle bir durumda bugün rahatlıkla dile getirdikleri, kölelik düzenini andıran taleplerini bırakın basına açıklamayı, birbirlerine bile savunamayacaklarını biliyorlar.

Dahası, sendikalı bir emekçinin, diğer tüm emekçiler gibi kendisinin de bizden daha zengin olanların daha da zenginleşmesi için sömürüldüğünü fark etmesinden korkuyorlar. Daha çok çalıştıkça daha çok yoksullaşan bir işçinin, aynı hikâyeyi başka bir emekçiden de duyması ve bunun son bulması için birlikte ayağa kalkmaları, patronların üzerinde yükseldiği zemini kayganlaştıracaktır.

İşte bu nedenle her Asgari Ücret Saptama Komisyonu toplantısında emekçiler birbirlerinin karşısına düşman gibi çıkarılıyor. Oysa asgari ücretin en düşük kamu maaşına eşitlenmesi ve sendikasız çalış-

tırmanın yasaklanması gibi işçi sınıfının ortak taleplerinin güçlendirilmesi gerekirken, sınıf içi ayrılık ve rekabet bilinçli biçimde perçinleniyor. Her yeni asgari ücret açıklandığında, asgari ücrete çalışan atölye emekçisi ve mutfak emekçisinin asgari ücretin iki tık üzerinde maaş alan ofis emekçisine öfke duyması, Arhun ve temsil ettiği sınıfın hepimizin emeği üzerinde kurduğu düzeni daha da sağlamlaştırmıyor mu?

Niteliksel olarak birbirimizle aynı hayatı yaşıyor olsak da aynı işyerinin ofis emekçileri olarak bizden düşük maaş alan atölye ve mutfak emekçilerinin maaşını belirleyecek olan komisyonun toplantısı bizi neden ilgilendirsin ki! Sınıf bilincinin çözülmesi ve de Bangladeşli emekçinin ve kamu emekçilerinin hedef haline gelmesiyle burjuvazi kendini görünmez kılıyor.

Oysa emekçilerin sendikalaşması, ayrılığı değil sınıfsal dayanışmayı kalıcı hâle getirecektir. Komisyonun lağvedilmesi ve asgari ücretin en düşük kamu maaşına eşitlenmesiyle birlikte, asgari ücret artış dönemlerinde gündemi artık Kıbrıs Türk İşverenler Sendikası’nın açıklamaları değil, işçi sendikalarının talepleri belirleyecektir. Gündem, dört kişilik bir ailenin açlık sınırına rağmen asgari ücretin bir emekçi için fazla olup olmadığı değil; servet sahibi bir ailenin her yıl binlerce emekçinin toplam gelirine denk bir serveti nasıl elde ettiği olacaktır. Çünkü sendika, sadece ağır şartlarda çalışmasına rağmen yoksullaşan emekçilerin çalışma koşullarına dair söz sahibi olmasını sağlamaz; aynı zamanda patronların düzen siyasetiyle birlikte yok etmeye çalıştıkları sınıf bilincini de yeniden canlandırır.

Bu yıl da komisyon toplantılarının gündemi, patron sendikasının asgari ücretin ne kadar düşük belirlenmesi gerektiğine ilişkin açıklamalarıyla bulandırıldı. Ancak bu yıl da işçi sınıfının partisi Bağımsızlık Yolu’nun, işçi ve kamu sendikalarının yükselttiği ses, patron sendikasının sesini bastırdı ve en azından hayat pahalılığı oranında artış sağlandı.

Kim bilir, belki seneye asgari ücreti boyun eğdirilecek bir araç olarak görenlere karşı, örgütlü emekçilerin daha güçlü sesi, Arhun’a ve temsil ettiği sınıfa diğer ülkelerde asgari ücretin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya oranını değil; hükümetin kamusal eğitim, sağlık, ulaşım ve barınma için yaptığı harcamaların neden yetersiz olduğunu soracaktır.

Yarın sabah, ay sonunda belki de sadece iki haftalık ücretinin karşılığını alacağı emeğini satmaya gidecek olan tüm emekçilere; önümüzdeki altı ay boyunca —düzen siyasetini seçim telaşı sardığı için bu sürenin daha da uzamaması adına mücadele etmeye hazır olmakta fayda var— daha düşük ücretle hem kendisi hem de ailesi için harikalar yaratmak zorunda bırakılan bütün emekçilere, Cemal Süreya’nın 555K şiirinden şu dizeleri bırakıyorum:

“biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya

sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya

anamız çay demliyor ya güzel

günlere sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa

sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız

bu, böyle gidecek demek değil bu işler

biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz

ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını

işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Facebook6k
Twitter2k
646