Gençlik, bireyin hayatla ilk ciddi karşılaşmasını yaşadığı dönemdir. İnsan ilk kez sömürüyle, eşitsizlikle, işsizlikle, cinsiyetçilikle ve baskıyla bu dönemde yüzleşir. Kendisine vaat edilen yaşam ile karşısına çıkan gerçeklik arasındaki uçurumu görmeye başlar. Mevcut düzende, çalışmasına rağmen geçinemeyenleri, eğitim almasına rağmen iş bulamayanları, hak ettiği yaşamı kuramayan milyonları gördükçe doğal olarak sorgular. Neden geleceğe umutla bakamadığını, neden bu kadar çok insanın aynı sorunları yaşadığını anlamaya çalışır. Aslında gençliği toplumsal değişimin dinamik güçlerinden biri yapan da budur. Çünkü gençler sorgulamaya açıktır ve mevcut düzenin değiştirilemez olduğunu ya da doğal seyrinin böyle ilerlediğini büyük oranda kabul etmez. Bu nedenle yalnızca düzenin çelişkilerini görmekle kalmaz; onlara itiraz eder ve hesap sorar.
Tam da bu nedenle mevcut sistem, gençliğin bu sorgulayıcı yönünü törpülemeye çalışır. Gençlerin toplumsal sorunlara yönelmesi yerine enerjilerini tüketim kültürüne ve bireysel rekabete harcayacakları alanlar yaratır. Algoritmaların beslediği ekran bağımlılığı, dijital oyunlar, sürekli değişen tüketim trendleri, moda yarışları ve “ideal olmak için kendini sürekli geliştir” baskısı, gençliği ortak sorunlarını konuşmaktan uzaklaştırıp yalnızlaştırır. Neticede bu tabloda kolektif mücadele yerine bireysel başarı hikayelerinin peşinde sürüklenen büyük bir kalabalık yaratılır. Popüler kültür, yalnızca bir yaşam tarzı değil, aynı zamanda gençliği depolitize etmenin etkili araçlarından biri haline gelir. Çünkü sorgulayan değil tüketen, örgütlenen değil rekabet eden bir gençlik, mevcut düzen açısından çok daha yönetilebilirdir.
Ancak gençlik tek başına bir sınıf değildir. Aynı okul sıralarında oturan gençlerin yaşam koşulları ve çıkarları birbirinden oldukça farklı olabilir. Neoliberal politikaların derinleşmesiyle birlikte bu farklılıklar daha da belirginleşmiştir. Bir yanda nitelikli eğitime, yabancı dile, teknolojiye ve sosyal imkanlara rahatça ulaşabilen özel okul öğrencileri; diğer yanda kaynakları yıllardır bilinçli tercihlerle zayıflatılan kamu okullarında eğitim almaya çalışan binlerce genç bulunmaktadır. Kamusal olanın sistemli biçimde geriletilmesi, gençler arasındaki sınıfsal uçurumu her geçen gün daha da büyütmektedir. Bir genç, ailesinin ekonomik güvencesi sayesinde geleceğini planlayabilirken, bir diğeri eğitimini sürdürebilmek için bile çalışmak zorunda kalmaktadır. Dolayısıyla gençliği yaş temelinde ortak bir toplumsal kategori olarak değerlendirmek eksik kalır. Çünkü gençlik kendi içinde sınıfsal olarak bölünmüştür. Bu nedenle toplumsal değişimin taşıyıcı gücünden söz ederken özellikle emekçi sınıf gençliğini merkeze koymak gerekir. Emekçi gençlik, yaşadığı sorunları yalnızca bireysel başarısızlıklar olarak değil, içinde bulunduğu toplumsal düzenin sonuçları olarak deneyimler. Geçim sıkıntısını, güvencesiz çalışmayı, eğitimde fırsat eşitsizliğini, barınma sorununu ve geleceksizliği en ağır biçimde hisseden kesimdir. Üstelik emekçi sınıf gençliği, işçi sınıfının gelecekteki bir parçası olarak üretim süreçleriyle doğrudan ilişki içindedir. Bu nedenle gençliğin dinamizmi, emekçi sınıfın örgütlü mücadelesiyle birleştiğinde toplumsal dönüşüm açısından gerçek bir güç haline gelir.
Gençliği mücadelede lokomotif yapan yalnızca sahip olduğu enerji değil, başkalarının yaşamı ve hakları için de mücadele edebilmesidir. Bir başkasının yaşadığı acıyı, haksızlığı ve yoksulluğu kendi meselesi haline getirebilmesi, politikleşmenin en önemli göstergelerinden biridir. Bu nedenle gençlik hareketleri tarih boyunca yalnızca gençlerin sorunlarını değil, toplumun ortak sorunlarını da görünür kılmıştır.
1968 gençlik hareketleri bunun en önemli örneklerinden biridir. Fransa’da öğrenciler işçilerle birlikte genel grevlere katılmış, ABD’de gençler Vietnam Savaşı’na karşı kitlesel protestolar örgütlemiş, dünyanın birçok ülkesinde özgürlük ve eşitlik talepleri yükselmiştir. Türkiye’de de Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve arkadaşları, gençliği yalnızca üniversitelerde hak arayan bir topluluk olarak görmemiş; mücadeleyi işçiler ve köylülerle ortaklaştırmaya çalışmıştır. Yakın tarihte Gezi Parkı protestoları da gençliğin toplumsal değişimde oynayabileceği rolü gösteren önemli örneklerden biridir. Ülkemizde ise 2016 yazında TC’den dayatılan Gençlik Koordinasyon Ofisi’ni reddeden gençler sokaklara dökülmüş, bisiklet sürerek, halk dansları oynayarak, şarkılar besteleyerek eylemler yapmış, Meclis önünde çadırlar kurarak direnmiş, sonuçta Anayasa Mahkemesi’nin de kararıyla Reddediyoruz Platformu zafer kazanmıştır.
Bugün ekonomik kriz, hayat pahalılığı, işsizlik, barınma sorunu ve derinleşen eşitsizlikler gençlerin yaşamını derinden etkiliyor. Bu sorunların hiçbiri gençlerin yarattığı sorunlar değil; ancak bedelini en ağır biçimde yine gençler ödüyor. Buna rağmen içimizde sönmeyen bir ateş var. Bu belki de bir şeylerin değişebileceğine dair inancımızdan, belki de değişimin zorunlu olduğuna dair hissettiğimiz ihtiyaçtan kaynaklanıyor. Adını tam koyamasak da bildiğimiz bir şey var: O ateşi söndürmememiz gerekiyor. Çünkü o ateş sayesinde, henüz düzene tam anlamıyla uyum sağlamamış olan gençlik, örgütlü mücadeleyle bir şeyleri değiştirmek için çabalamaya devam edecektir.
Yirmili yaşlarının ortasında, çalışma hayatına yeni adım atan; içinde bulunduğumuz toplumu, bitmek bilmeyen şiddeti, geçim sıkıntısını, eğitimsizliği, işsizliği ve geleceksizliği düşündükçe kaygıları büyüyen bir genç olarak bizden önceki kuşaklara bir sitemim var. Sanki siz her şeyi görmüş, deneyimlemiş ve tüketmişsiniz de bize hiçbir şey bırakmamışsınız gibi hissediyoruz. İçinde bulunduğumuz karanlık, bizi hayal kurmaktan bile alıkoyuyormuş gibi geliyor. Yine de vazgeçmiyoruz. Biz gençler ayrıcalık istemiyoruz; insanca yaşayabileceğimiz, barınabileceğimiz, çalışabileceğimiz ve geleceğimizi kurabileceğimiz bir ülke istiyoruz. Hâlâ buradaysak, mücadeleden kopmadıysak, bunun nedeni umudumuzu henüz tüketmemiş olmamızdır. Bu umudu büyütmek ve geleceğimizi başkalarının insafına bırakmamak bizim elimizdedir. Çünkü gençlik yalnızca geleceğin sahibi değildir; gençlik örgütlendikçe, mücadele ettikçe ve umudunu büyüttükçe; gelecek bizimle özgürleşecektir.

