Karmaşanın İçinde Sürüklenen Gençlik – Uğurcan Karşılı

Kıbrıs, tarihte birçok farklı medeniyet ve yönetim görmüş, çeşitli halkları içinde barındırmış, görece küçük ve aslında boyutuna oranla birçok zenginlik içeren bir adadır. Ada, dış güçlerin etkisiyle 1960- 1974 yılları arasında yaşanan gerginlik ve savaşın ardından ikiye bölünmüştür. Kıbrıs’ın kuzeyine Kıbrıslı Türkler konumlanırken, güneyinde ise Kıbrıslı Elenler yaşamaya başlamıştır.

Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayanların barınma, sağlık, ulaşım, eğitim gibi haklardan yararlanması maalesef pek mümkün değil. Gelmiş geçmiş tüm hükümetlerin bunda payı olduğundan hareketle, ülkenin gençleri olarak bu konulara değinmemiz gerekir.

Eğitimin “gri”si

Eleştiri skalası biraz geniş ama bu rengarenk eleştiri paletinden bir renk seçmek lazımsa eğer, bu renk gri olmalı, yani eğitim. Eğitimi gri ile temsil etmek istememin çok basit bir mantığı var: Gençlere gri rengi verecek olursak, eğitimin yeterli ve doğru olup olmaması gençleri ya beyazlaşmaya ya siyahlaşmaya itecektir. Bizdeki eğitimin niteliğine baktığımızda; okullarımızın eğitim adı altında ezbere dayalı, yarış bazlı, düşünmeyi, sorgulamayı unutturan betonarmelerden pek farkı kalmadı. Üstelik, siyasetçiler “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti özerktir” diyerek etrafta koşuştururken eğitim kurumlarımızda Türkiye ile aynı müfredat uygulanıyor. Farklı olarak sadece Kıbrıs Türk edebiyatı (ki bunlar da eski, sıkıcı birkaç bilgiye ve birkaç şiire yer vererek geçiştirilen ama günümüz Kıbrıs Türkçesine yer vermeyen), çarpıtılmış Kıbrıs tarihi gibi birkaç dersin bulunması, bizim sadece niteliksiz değil aynı zamanda başkalarının hegemonyasında eğitildiğimizi kanıtlıyor. Dayatma dersler, okula girme yarışı, dershane adlı legal dolandırıcılar derken gençler öğrenmesi gereken şeylerin pek azını öğreniyor, eğitimsizliğin çıkmazıyla baş başa kalıyor. Bir tarafta külliyeler, camiler yapılırken diğer tarafta prefabrik sınıflar, satın alınmak zorunda bırakılan pahalı kitaplar ve daha birçok dert öğrencileri bekliyor.

Okulun eksikleriyle son bulmuyor bu zorluklar maratonu. Yurtdışında okuyarak kültürel birikim ve kişisel gelişim elde etmek birçoklarımız için ancak bir hayal. Çünkü bizi yurtdışı üniversitelerine hazırlayacak olanaklar çok kısıtlı. Hatta yurtdışında üniversite kazansak bile bunun maddi yükünü ailelerimiz karşılayamaz.

Hele bir de “kimliksiz”sen

Konu sadece parayla da sınırlı değil, eğer bir kimliksizseniz sorun daha da büyük. Kısaca kimliksizlik -veya karma evililik mağduru- anne ve babasından birinin Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşıyken diğerinin olmadığı ve çocuklarının vatandaşlık hakkı olmasına rağmen güneyin hak ihlali yaparak vatandaşlıklarını vermediği kişilere denir. Kuzeyde bulunan birçok kimliksiz, Avrupa Birliği vatandaşlarının eğitimde yararlandıkları ücret indirimi veya vizesiz eğitim fırsatı gibi imkanlardan yararlanamıyor. Hal böyle olunca kimliksiz gençler, Türkiye pasaportuyla yurt dışına gitme şansını deniyor. Sonra aynı Kıbrıs Cumhuriyeti, kuzeyde yaşayan Kıbrıslıların Türkiye’yle arasının iyi olmasını mağduriyet gibi gösteriyor. Hem Türkiye’nin hem güney yönetiminin işine gelen bu durumun arasında sadece Kıbrslı Türk gençler kalıyor. Bir makasın içine sıkışmış, elimiz kolumuz bağlı çözüm arıyoruz.

“İş”in gerçeği

Hade deylim ki okuduk ettik, üniversiteyi bitirince yaşayacağımız iş problemleri, patronlar, torpil sistemi derken sorunlar çözülemez hale geliyor. Torpilin artık lüks değil ihtiyaç haline geldiği, yolsuzluklara sanki günlük hayatın parçasıymış gibi tepki verdiğimiz, kanunların sadece patronları koruduğu, sorgulamayı unuttuğumuz, sivil toplum örgütlerinin bile içinde barındırdığı çıkarcılar yüzünden örgütlü mücadeleyi sadece sendikalara üye olmak ve sendika liderlerinin işine geldiğinde sokağa kısa bir süreliğine çıkmak gibi algıladığımız bir paralel evrenin içine girmiş bulunmakta bu gençlik. Bu çözümsüzlüklerin doğal bir sonucu olarak gençler gözünü uzaklara dikiyor. Uzaklara giden gençler ile adanın geleceğine doğrudan katkı yapacak insan sayısı azalıyor, azaldıkça çözümler sönüyor, söndükçe gençler gözünü uzaklara dikiyor. İçinden çıkılmaz bir döngünün içine öyle bir giriyoruz ki, bireysel çabalarla pek fazla şey elde edemiyoruz.

Biraz da spor

Tüm bunların yanı sıra, eğer sporla uğraşıyorsanız spesifik engellerle karşılaşıyorsunuz. Mesela, ambargolar yüzünden kısır bir döngüye girmiş olan liglerde mücadele etmek bir noktadan sonra anlamını yitiriyor. Çünkü, yaptığınız branşta en üst seviye ligde şampiyon olursanız, yapabileceğiniz ekstra bir şey kalmıyor. Hatta burada daha da büyük bir sorun başlıyor: Milli takımlar… Örneğin atletizm yapan biriyseniz, başarılı olduğunuzda, kktc’yi uluslararası olarak temsil edemeyeceğiniz için önünüzde bir seçenek kalıyor: Türkiye. Türkiye milli takımlarında yarışıyorsanız eğer, yine bir kimlik karmaşasının içinde buluyorsunuz kendinizi. Kıbrıslı mısınız? Türk müsünüz? Kendi ülkenizi başka bir ülke üzerinden temsil edebilir misiniz? Gitmemek daha da kötü bir seçenek değil mi? Bu tarz birçok soru akla geliyor. Ve bu sorular sadece sizin tarafınızdan yanıtlanmıyor; Türk ve Kıbrıs milliyetçiliğinin süzgecinden geçiyor. Bir kesim sizi desteklerken, bir kesim eleştiriyor. Eğer Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sporcusu olsaydınız bir benzeri de orada yaşanacaktı. Artık adanın tüm kesimlerini temsil etmeyen bir devlet için yarışmakla kendinizi ve kendi halkınızı ne kadar temsil edebilecektiniz?

Napacayık?

Yaşanan bu karmaşaların içinden çıkılabilmesi için sistemin bozukluğuna karşı sistemli bir şekilde çalışılmalı. Bu da bireysel mücadeleden örgütlü mücadeleye geçişle sağlanabilir. Haklarımızın hepsini elde edebilmek belki de bir anda mümkün olmayacak, hatta öyle olsaydı bile o zaman da elde ettiğimiz hakların kaybolmaması için mücadelenin bir başka şeklini ortaya koyacaktık. Fakat elde ettiğimiz ve elde edeceğimiz en küçük bir hak bile örgütlü mücadelenin devamlılığıyla sağlanabilecek. O yüzden bu yolda sabırlı olmalıyız, çünkü daha iyi bir alternatifimiz yok.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Facebook6k
Twitter2k
646