
Egemenlerin o meşhur “büyüme”, “ilerleme” ve “refah” masallarını her gün yeniden sorgulayıp sınıfsal gerçekleri tartışırken kültür üretimleri de radarımıza girmelidir. Kültür endüstrisi çoğunlukla bu masalları beslese de bazen sistemin ezberini bozan anlatılara da alan açabiliyor. Tıpkı 1997 yapımı, Hayao Miyazaki imzalı Prenses Mononoke gibi…
Bir yetişkin animasyonu olan Prenses Mononoke, çizgi dünyasını çocuklar için bir eğlence aracı olarak gören algıyı yıkmış, bu dünyayı derin bir felsefe alanına çevirerek sınıfsal ve ekolojik çelişkileri tüm çıplaklığıyla izleyicinin zihnine kazımıştır.
Bu sinemasal manifestonun arkasındaki deha olan Hayao Miyazaki, gençliğinde Japonya’da sendikal mücadelede yer almış, anime işçilerinin hakları için mücadele etmiş; 2003 yılında “Ruhların Kaçışı” filmiyle Oscar kazanmasına rağmen, ABD’nin Irak’ı işgalini protesto ederek ödül törenine katılmamış; filmlerinde sömürü ve doğa tahribatını sıklıkla işleyen bir yönetmendir. Dolayısıyla onun sinemasındaki politik derinlik doğa ve emek mücadelesinden gelen bir bilinçtir.
Hikaye, görünüşte insanlarla doğanın savaşı gibi sunulsa da derine inildiğinde liberal ekonomilerin sinsi rıza mekanizmalarıyla yüzleştiğimiz felsefi bir sorgulamadır. Bir tarafta, yaşam alanını korumak için vahşi bir militanlığa bürünen, doğanın öfkesini simgeleyen San (Prenses Mononoke) dururken; diğer tarafta kalkınma ve ilerleme adına doğayı ham maddeye dönüştüren Demir Şehri’nin lideri Leydi Eboshi yer alır. Bu ikili çatışmanın ortasında ise memleketinden ayrılmak zorunda kalmış olan Prens Ashitaka vardır.
Filmin merkezindeki Demir Şehir, insanların doğayı dönüştürerek üretim araçlarını geliştirmesini temsil eder. Ancak Miyazaki, bu gelişmenin bedelsiz olmadığını gösterir. Ormanlar yok edilir, hayvanlar yaşam alanlarını kaybeder ve doğa, sermaye birikiminin ham maddesine dönüşür. Film, teknolojik ilerlemenin hangi sınıfsal ve ekonomik ilişkiler içinde gerçekleştiğini sorgularken ne saf bir ilerleme iyimserliği ne de geçmişe dönüş özlemi sunar; asıl mesele, insanın doğayla kurduğu ilişkinin nasıl yeniden örgütleneceğidir. Ashitaka’nın sık sık tekrarladığı denge arayışı, aslında doğayla uyumlu yeni bir toplumsal örgütlenme ihtimalini işaret eder.
Bu filmin her zaman parlatılan kısmı ekolojik yıkımdır. Benim dikkat çekmek istediğim asıl nokta ise; doğayı “ilerleme” uğruna talan eden Eboshi’nin işçilerinin ona duyduğu minnet ve bu liderlerin günü geldiğinde onları kolayca gözden çıkarabilmesidir. Eboshi, dışlanmış insanlara emek temelinde bir yaşam sunmuştur. Ancak bu yaşam, günümüz paternalist patronlarının uyguladığı rıza üretiminin aynısıdır (Paternalist patron çalışanlarının iyiliğini düşündüğünü varsayan ancak onların özerkliğini sınırlayan yöneticidir.). İşçiler karınlarının doymasını patronun bir “lütfu” sanırken ürettikleri artıdeğeri fark etmezler. Eboshi bu hayırsever maskeyi takarken ekolojik yıkım sürer. Tıpkı günümüz holdinglerinin doğayı talan ederken sosyal sorumluluk projeleriyle göz boyaması gibi…
Bu ikiyüzlü “biz bir aileyiz” miti kriz anında parçalanır. Ashitaka, halkın ve işçilerin tehlikede olduğu konusunda uyarınca Eboshi’nin yanıtı tam bir egemen refleksidir: “Onlar başlarının çaresine bakar.”
Bu yanıt, emekçilerin sermaye için kolayca feda edilecek birer piyon olduğunu kanıtlar. Kriz anında pembe maske düşer, geriye soğuk kâr-zarar hesapları kalır.
Film bizi kaçınılmaz bir yıkıma ve buruk bir yüzleşmeye sürükler.Tarafların mutlak zafer kazanamadığı o son, sömürü aygıtları tamamen ortadan kalkmadan gerçek bir kurtuluşun mümkün olamayacağını gösterir.
Kapitalist hırsların geniş kitleleri güvencesizliğe sürüklediği bu dönemde Prenses Mononoke’yi izlemek önemlidir. Bu film, çevreci romantizmi aşarak sermayenin doğayla olan yapısal uyuşmazlığını teşhir eden ve sınıfsal bilincimizi bileyen kıymetli bir üretimdir.
